20 Aralık 2009 Pazar

Ürperti (29.Bölüm)


EREN ERVAN(Yüce Dağ Başında Yanar Bir Işık-TÜRKÜ)
by asirokcu





“Anne? Anne!!!”



Özden’in bu bir anda değişen sesi yüzünden Refik arabayı durduruyor hemen, kenara çekiyor, Özden’in yüzünü izlerken neler yapabileceğini geçiriyor aklından. Telefonun diğer ucundaki seslerden bir şey anlamasa da merak dolu gözlerini çekmiyor kızın yüzünden.



“Anne!”


“Özden, sen misin?”


“Anne benim, neler oluyor orada?”


“Özden, çok şükür!”



Sesi biraz daha sakinleşmişti, Özden bunu anlayınca Refik’e gözleriyle devam edelim dedi, araba yolda ilerlerken telefonla konuşmaya devam etti.



“Anne, Allah aşkına ne oldu?”


“Bilmiyorum senin için endişelendim…”



Kafasını iki yana salladı genç kız, tatmin olmadığı belliydi;



“Anne, sen bir endişe için ağlayarak beni aramazsın…”


“Kızım, bak ama ne olur üzülme, bir anlık bir şeydi”



Sabırsızlandı Özden;



“Annem, hadi ama…”


“Akşam, evdeydim, telefon çaldı, sen sandım, evden aramazdın ama….”


“Evet?”


“Adımla seslendi bana, halimi hatrımı sordu, genç bir sesti, seni sordu sonra,arkadaşlarından biri sandım”


“Sesi tanıyor muydun anne?”


“Yok, genç bir erkek sesiydi”


“Başka ne dedi anne?”


“Babasını özlüyordur Özden dedi”


“Ne dedi?”


“Babasını özlüyordur, ama korkmasın yakında kavuşacak dedi” artık ağlamasa da sesi titriyordu.



“Annem, sakin ol, yarın git, saati hatırla, bir dilekçeyle savcılığa başvur… Hiçbir sorun yok, inan bana, her şey yolunda anne… Sevimsiz bir olay, huzurunu kaçırmak istemişler…”



“Kızım, ne olur, kendine dikkat et, ne olur…”


“Anne, merak etme… İyiyim ben… Sakın bu kadar üzülme… Sapasağlamım”



Beni görmedikçe emin olmayacak, bana dokunmadıkça içi rahat etmeyecek, beni gözleriyle görmedikçe kabusları dinmeyecek… Biliyor, ama elinden gelen bu…



“Anne, topla kendini, yine konuşuruz, Sema Teyze’nin yanına çık olmazsa, kalma yalnız, herşey yolunda…”


“Kızım…”


“Hişşş. İyiyim…”


“Tamam canım. Özür dilerim.”


“Anne? Ne özrü, hadi ama…”



Telefonu kapatınca derin nefes aldı Özden, gücünün tamamını telefonda sakin kalmak için harcamıştı, artık omuzlarını dik tutabilecek kadar nefesi yoktu sanki. Refik’in bir açıklama beklediğini ama ona zaman tanıdığını biliyordu, buna ihtiyacı vardı… Hem de çok…



Yolculuk bu sessizlikle devam etti.



Evin önüne geldiklerinde Özden Refik’e döndü;



“ Vaktin var mı?”



Derin bir nefes aldı genç adam;



“Hiç sormayacaksın sanmıştım” dedi.



Gülümsedi genç kız, gülünü bırakmadı elinden ve eve yürüdü. Refik birkaç dakika sonra geldiğinde onu karşıladı,



“Sen otur, ben üzerimi değiştireyim” dedi üstüne bakıp yüzünü buruşturarak;



“Bence böyle gayet iyiydin ama”



“Yapma!”



Onu rahatlatmaya çalıştığının farkındaydı… Alelacele giyinip içeri geçtiğinde Refik’in orada olmadığını gördü, mutfağa geçmişti;ceketini sandalyeye atmış, gömleğinin kollarını kıvırmıştı. Kravatı da ceketinin üzerindeydi…



Onun geldiğini görünce arkasını döndü,



“Çay?” dedi gözleriyle demliği işaret ederken,



“Teşekkür ederim” deyip başıyla onayladı Özden. Çayın suyu kaynayıp demlenene dek sessizce karşısındaki sandalyede oturdu Refik, içeriye geçip ilk yudumlarını alana dek konuşmadılar.



“Harika” dedi genç kız, bardağa bakarak;



“Teşekkür ederim”



“Bunu nasıl yapıyorsun? Bende aynı çayı demliyorum ama”



“Çayı yıkıyorum Özden, ve su kaynadığında ateşten alıyorum suyu, çayı yakmasına izin vermiyorum, biraz sakinleşince döküyorum demliğe”



Başını salladı çaya bakarak;



“Şimdi, Tibet’teki rahiplerin çay demleme usullerinden mi devam edelim; yoksa telefondan bahsetmek için hazır mısın?”



Sakin bir geçiş sorusuydu, Ona kaçma izni veren, her zaman ki gibi;



“Refik, asker olmasaydın psikolog olabilirdin…”



“Aynı şey, bir askerden çok kimin psikolojik tahlillere ihtiyacı var ki?”



“Yine haklısın”



“O zaman, divana uzanıp çocukluğuna inelim mi? Yoksa böyle iyi misin?”



Herşeye rağmen onu rahatlatan, gülümseten, onda en çok sevdiği huyu…



“Belki de haklısın, çocukluğuma inmeliyiz”



“Benim için sakıncası yok”



“O kadar geriye gitmemiz gerekmez belki de.”



“Nereden başlamak istiyorsan, vaktimiz çok, çayımız da…”



Derin bir nefes aldı Özden, eski bir defterin kapağını kaldırdı, beyninin ve kalbinin en tozlu yerinde sakladığı defterin…



“Babamı kaybettiğimde 15 yaşına basmak üzereydim”



Başın sağolsun bile demedi Refik, kızın sesindeki gerginliği, titreşimi sezmişti; belki de bir barajın kapağı açılır gibi… Onu durduracak, kısa bir an bile olsa düşüncelerinin akışını bozacak hiçbir şey yapmak istemiyordu.



“Babam, bir avukattı Refik, ama hayatımız, diğer insanlardan farklıydı, annem mesela, hep tedirgindi, babam geç saatlere dek çalışırdı, bazen eve geç gelir, erken gelse de dosyalarına gömülürdü…”



O zamanları hatırladı Özden, küçük bir kızken babası ona nasıl heybetli görünürdü… Dalgın yüzü, gözlüğünü çıkarıp yüzünü ovaladığı zamanları hatırladı, bir koltukta uyuyana dek onu izler, arada bir başını kaldırıp ona sevgi dolu gözlerle baktığı anları kaçırmamak için koltukta uyuyakalırdı, babası onu yatağına taşısın diye…



Büyüyünce bile, bu anları hasretle beklerdi Özden, babasına hiç doyamamıştı… Hayattayken bile…



Refik’in ilgiyle dinleyen yüzüne baktı ve bir yudum daha aldı çayından, derin bir nefes aldı ve fısıltı gibi çıktı ismi duduklarının arasından;



“Babamın adı Nihat Yılmaztürk’tü”



Refik hayal meyal hatırlıyordu, Özden’le tanıştığında hiç dikkat etmemişti soyadına, ama şimdi hatırlıyordu; bazı şeyleri haberlerden, daha gençti o zaman, ama bazılarını da yıllar sonra okuduğu kitaplardan öğrenmişti, öldürülen bir avukat, komplo teorileri içinde bir isim…



Özden’in ise zihnine dolan görüntülerde başrolde gazete manşetleri vardı, gözlerinin önünden geçti yavaş yavaş, babasının ölüm haberi, arabanın içinde, cansız yatan bedeni, ölümünü anlatan o berbat sözcükler… Vahşet, infaz, suikast…



Tüm bunlar bir girdap gibi dönmeye başladı… Bu hikayenin ürpertisi sardı onu, dizlerini karnına çekti yavaşça… Kendi kendine konuşur gibi devam etti sözlerine genç kız…



0 yorum: