Kucağındaki sevimli kız bebeğe bakarken mırıldandı Özden;
"Ülker Abla... Çok küçük...."
Fidan daha 10 gün evvel doğum yapmıştı, bir uzman çavuşun eşiydi... Baba görevdeyken kızcağızın sancıları aniden tutunca yakındaki hastaneye kaldırılmış, ufaklık biraz erken de olsa sorunsuz bir şekilde dünyaya gelmişti... Telsizle müjde vermişlerdi baba adayına; bir yandan şaşkınlık içinde tebrikleri kabul etmiş, diğer taraftan da eşi için endişelenmişti Ahmet; doğuma bir kaç ay kala doktor yolculuk yapmamasını isteyince eşinin ailesi gelmişti; bu nedenle en azından yanında birilerinin olduğunu bilerek içi rahat ediyor diğer taraftan da eşinin yanında olamadığı için içi pişmanlıkla doluyordu Ahmet'in...
Ülker ve Özden, işte o heyecan dolu günden 10 gün sonra Sevda ile birlikte bebeği ve annesini ziyaret etmek için gelmişlerdi...
Özden'in beceriksizce ellerinde tuttuğu bebek ona gülümseyince içi kıpır kıpır oldu, hala yorgun olan anne ise gülümsüyor, gözlerini bebeğinden alamıyordu...
Küçük kızın siyah tüyler gibi yumuşak saçları, küçük elleri, ayakları... Her ayrıntısı başka sevimliydi... Özden'in kucağına verdiklerinde önce cesaret edememiş ama sonra içindeki dokunma isteğine yenik düşüp kucaklamıştı... Ülker Abla'nın deneyimli elleri ona tarif ediyordu, "Bak, başını şöyle tutacaksın, yavaşça, korkma hadi..."
Tüm bunlardan sonra sessizce ona bakan bebeği kucağına alabilmiş, ona dokunur dokunmaz da ilk baktığı andan beri aklındakileri söylemişti, ne kadar küçük olduğunu...
"Çok uslu maşallah..."
Çocuk bu kadar yabancı yüzü bir arada görmekten hiç rahatsızlık duymamış gibiydi, belki de henüz yabancılık hissiyle tanışmamıştı... İhtiyaçları sağlandığı müddetçe hiç bir rahatsızlık duymuyor, kendisine yeni gelen her nesneye ilgiyle bakıyor gibiydi...
Bir bebeğin insanı büyüleyen binlerce yönü vardır, saflığı, masumiyeti, sevimliliği, küçüklüğü, kokusu, nefesi... Annelerin bebeklerini cennetten bir parça gibi sevmeleri boşuna değil...
Bu ufaklık da o parçalardan biriydi... Aynı saflıkta, aynı güzellikte... Bir bebek herşeyden evvel umut kokar, insana güzel şeylere ortak olma, sahip çıkma hissi uyandırır ister istemez... Bu bebek de umuda en çok ihtiyaç duyulan yerde doğdu aslında...
Belki ailesi buradan gittiğinde o hala çok küçük olacak, doğum yeri hanesinde yazan bu ili hiç hatırlamayacak, belki anne-babasından dinleyecek tıpkı Sevda gibi... Ama şimdi bir umut parçası... Küçük ellerinde saklı bir umudun bekçisi...
Ufaklığa dilenen güzel dilekler ve aminlerle doluyordu odanın içi, onu nazardan ve kem gözlerden sakınmak isteyen dualarla...
"Allah analı babalı büyütsün..."
"Amin..."
"Adını ne koydunuz?"
"Yeni konan isimleri sevmiyorum, sulu sulu, eskiden bir Cansu vardı yetiyordu, şimdi Aslısu, Fatmasu..."
Güldüler bu yoruma hep beraber...
"Biz de sulu bir isim koyduk aslında; Yağmur koyduk adını, doğduğu günü hatırlatsın diye..."
"Çok güzel, çok bereketli..."
"Adıyla yaşasın..."
"Amin..."
Ziyareti kısa tutmak isteseler de günlerdir sıkıldığından şikayet eden Fidan'ın hatrına kaldılar... Bir yandan şerbetleri yudumlarken bir yandan deneyimli annelerin doğum hikayeleri başladı... Özden ise sohbetten uzak, kucağındaki ufaklığa yöneltmişti ilgisini, yüzüne dokunmaya kıyamıyor, küçük ellerini seviyordu... Yanındaki Sevda da onun bu ilgisine katılmış, bebeğin haraketlerini izliyordu...
"Seni sevdi galiba..."
"Bilmem ki Sevda, ailenin en küçüğüydüm ben... Bebeklerden pek anlamam..."
"Özden Abla arabalardan anlamam der gibisin" diye gülümsedi Sevda...
Ülker ise bir aralık bu manzaraya takılmıştı, kucağındaki bebeğe bakan bir kıza... Nerede olsa anne... Nereden baksan anne aslında...
Ufaklık kıpırdanmaya başlayınca annesine uzattı sessizce Özden, ve dönüp sohbete katıldı...
Akşam Ülker Hanım'larda otururlarken telefonu çaldı Özden'in arayan kişiyi görünce yüzü aydınlandı birden...
Refik'in o tok, içten sesi geliyordu...
"Gelip alayım mı seni?"
"Gel gel... Çıkacaktım ben de şimdi..."
Gözlerinden kaçmadı anne-kızın Özden'in tavırları ama hiç seslenmediler...
Tam kalkmak üzereyken, Sevda;
"Özden abla düğüne geleceksin değil mi?"
Bir an şaşkınlıkla baktı Özden, sonra hatırladı, iki aşiretin çocukları evlenecekti yakında, şehrin tüm ileri gelenleri yanı sıra o da davet edilmişti... Gitmesi gerekti aslında... Ama düğünlerle oldum olası yıldızı barışmamıştı Özden'in...
"Geleceksin değil mi Özden Abla? Lütfen..." Sevda'nın yalvaran bakışları ve sesinden onu kurtarması için Ülker Hanım'a baktı Özden. Ama nafileydi elbette, Ülker Hanım da;
"Burada hiç düğün görmedin, gel bence..." deyip kızına arka çıkınca çaresi kalmadı Özden'in, yine de "Bakarız" deyip geçiştirdi...
"Refik Abi de gelecek bak..." dedi Sevda ama, annesinin kalkan kaşıyla sustu... Bir zamanlar ona duyduklarını unutmuş, çöpçatanlığa soyunmuştu sanki...
"Tamam canım, gelmeye çalışırım, ama ne giyilir ki..."
"Ayarlarız birşeyler" dedi Ülker Hanım'ın kontrolü ele alan sesi, pes ettirmişlerdi Özden'i...
Refik arabada ilerlerken Özden'in neşeli sesini dinliyordu, yorgun bir günün ardından ilaç gibi geliyordu bu kız ona...
"Refik nasıl küçük, nasıl sevimli anlatamam... Görmen lazım..."
"Gördüm Özden'cim? Geçen gün gittim tebrik etmek için..."
"Hadi ya..."
"Bebekleri sever misin?"
"Kim sevmez?"
Bebekleri sevmeyenler var birtanem... Bebeklere değil kundağında, daha doğmadan kıyanlar var... Bir bebeğin annesine kurşun sıkanlar var... Sen de biliyorsun bunu... Ama şimdi hatırlama ne olur... Parlayan gözlerinde gördüğüm umuda hiç bir gölge düşmesin...
"Sen sevmez misin?" dedi Özden, suskunluğuna anlam veremeyen bir şekilde... Olayları biliyordu elbette ama öyle çoşkuluydu ki...
"Sevmem mi... Çok tatlıydı Yağmur bebek..."
"Erkeklerin bebekleri sevdiğini bilmezdim..."
"Ben senin bildiğin erkeklere benzemem"
Gülüyorlardı yine... Özden'in ellerine Yağmur'dan bulaşan umutla...
Eve geldiklerinde artık sormadı bile Özden, öyle alışmıştı ki bu akşam sohbetlerine... Ama bu kez Refik geldiğinde bir paket vardı ellerinde, arabada arka koltukta duran poşete dikkat etmemişti Özden...
Refik kapıdan içeri girdiğinde;
"Bak sana ne aldım..." dedi.
Şaşırmıştı Özden, pakette ne olabileceğini tahmin edemiyordu...
"Ne aldın?"
"Çok istediğin bir şey..."
"Böyle ipucu olmaz ki..."
"Düşün bakalım..."
"İnan ki tahmin edemiyorum..."
Sana dünyaları bağışlayabilsem keşke...
Çocuk gibi merak içindeydi, ama bir türlü bulamıyordu...
"Tamam o zaman, ama önce çay koyalım olmaz mı ?"
"Tamam" dedi Özden, mutfağa giderken bile hala pakete bakıyor ama bir anlam veremiyordu...
Refik de arkasından geldi bu sefer ve masaya bıraktı paketi...
"Aç bakalım" dedi Özden'e...
Özden paketi dikkatle açtı ve içinden çıkanlara hayretle baktı... Özenle kağıda sarılmış simitler... Ankara simitleri...
"İnanmıyorum!!"
"Geçen gün nasıl özlediğini söylemiştin ya..."
"Hatırlıyorum da... Sen nasıl hatırladın onu anlayamıyorum..." dolu dolu gözlerle bakıyordu şimdi ona...
"Hatırlarım elbette..."
"Nereden buldun bunları?"
"Bulurum ben... Birazcık bayat olabilirler ama ısıtırız... Ankara'dan gelsin istedim... Özlemiştin..."
"Ben... Bilemiyorum... İnan bana çok sevindim..." ona sarılmıştı yine, ağlıyordu şimdi...
"Çok saçma değil mi... Ağlamam..."
"Saçma değil canım.... İhtiyacın vardır belki de... Hişşş.... Ağla hadi... Tamam..." onu yatıştıran bir sesle konuşuyordu...
Hıçkırıkları arasından zor duyuluyordu sesi... İçinden geçenleri söylemeye gücü yetmiyor gibiydi... "Refik ben..." diyor ama tamamlayamıyordu bir türlü...
Bir yağmur başlıyor usuldan dışarda... Pencereye değen damlaların sesi duyuluyor hafiften... Bir bebeğe ninni diye, Özden'e arkadaş olmak için ağlıyor şehir... Refik'in ruhunu arıtmak istiyor, toprağı yıkamak istiyor yağmur...
Seni kaybetmekse bir itirafın bedeli... O kumara da girerim artık... Öyle taşıyorsun ki içimden... Ben bile dayanamıyorum...
"Seni seviyorum Özden..."
Sustu... Sonsuzluk gibi uzun bir an... Hiç kıpırdamadı... Kapattığı gözlerinden akan yaşlar diniyordu yavaş yavaş...
Hayatın bir geri sarma tuşu olsaydı keşke... Nasıl da muhtaç şimdi Refik o sözleri geri almaya... Daha ağzından çıktığı anda... Uzaklaşmıyor Özden... Ama konuşmuyor da... Duymadı belki de... Duydu mu yoksa?
"Ben de..." diyor titreyen bir ses... Ve sonra cesaret toplamak ister gibi tutunduğu kollara daha sıkı sarılıyor... Korkusunu bir yana bırakmak istiyor... Yutkunuyor...
Kıpırdayamıyor Refik, kıpırdarsa uyanabilir; bir ranzada açabilir gözlerini yine... Bu kez uyanması kabus çünkü, uykusu değil... Bu koku hiç bir rüyada bu kadar keskin değil... Saçlarının kokusu... Sarı başaklar gibi dökülen saçlarının kokusu... Bari bunu saklasa... Bir rüyaysa bu, her anını hatırlayabilmek istiyor uyanınca... Bir daha göremeyebilir... Göremeden ölebilir mesela...
Söylediği kelimeleri duysa da anlam veremiyor ilk anda... Omzuna yasladığı başına eğiliyor hafifçe...
"Canım?"
Kılıçlarını karşı tarafın komutanının ayakucuna bırakırmış kaybedenler eski çağlarda... Ben de teslim oluyorum Refik... Seni sevdiğimi fark etmek için benden gitmene gerek kalmasın artık ne olur, seni kaybetmek ihtimali olmasın... Bir gün gideceksen, sana söylediklerim yüzünden pişman olayım, sustuklarım için değil, kabul... Özür dilerim... Beni böyle anlaşılmaz kıldığım için, beni sevdiğini söylerken bile seni pişman ettiğim için... Özür dilerim... Kendime bile söyleyemediğim için...
"Ben de seni seviyorum..."
Rüya değil, gerçek olamaz... Neredeyim ben?

0 yorum:
Yorum Gönder