2 Ekim 2009 Cuma

Tarlakuşu (20.Bölüm)


Şaşırdı Özden, aklından Ülker Abla'nın sözleri geçiyordu. Yine de karşısındaki adamın gerginliğinden söyleyeceklerinin pek de hoş olmadığını düşünmekten kendini alamıyordu. Belki de çiçekler yüzünden onu yanlış anlamamasını ya da buna benzer şeyler söyleyecekti. Peki bunları duyarsa ne hissederdi, ya da tam tersi, şimdi onu sevdiğini söylese? Bu ne saçmalık böyle, kıvranıyor resmen...

Bu karmaşadan nasıl çıkabilir ki?

"Seni dinliyorum" dedi sakin görünmeye çalışarak, yine de parmakları huzursuzca kıpırdıyordu.
"Buraya izinden dönüp geldiğim geceyi hatırlıyor musun?"
Ne alakası var? O geceyi hatırlıyor elbette...
"Evet"
"Ben uyuyorum sanıp bana anlattıklarını?"
Kahretsin! Biliyor o zaman! O gece neler söylediğini hatırlamaya çalışıyordu, Haluk'tan ne kadar bahsetmişti acaba? Aktan Holding'le olan bağlantısını kurmuş muydu?

"Evet, hatırlıyorum ama bunları söylediğine göre uyumuyordun"
"Bana kızdın mı?"
"Neden?"
"Uyumadığımı hemen söylemedim, ertesi gün de..."
"Sana anlattım sonuçta... Uyuyor olsan da... Gizli bir konuşmayı dinlemiş gibi davranmana gerek yok"
"Ben, senin anlattıklarından sonra, o sabah, seni fabrikanın temel atma töreninde gördüm... Tabii ameliyattan sonraydı, yorgun görünmen normaldi, ama Haluk Aktan'ı görünce yüzündeki ifadeyi anladım... Uzaktan da olsa..."
"Ben, ben ne diyeceğimi bilmiyorum"
"Bir şey demene gerek yok..."
Refik, "Keşke açmasaydım bu konuyu" dedi içinden "Haberi olmadığı belli" ama artık çok geç, ok yaydan çıktı bir kere...
"Ben, bilmen gerektiğini düşündüm"
"Onu tanıdığını mı?"
"Daha fazlasını... Onunla tanıştığımı..."

Özden şaşkınlık içindeydi, şok üzerine şok... Birşey diyemedi.
"Sen sormadan söyleyeyim, onunla konuştum, evet..."
Yüzünde şaşkın bir ifade vardı, "Ne gibi, ne söyledin?"
"Kısaca, seni üzmemesini söyledim..."
Şaşkındı Özden, ne diyeceğini bilememişti. Haluk o akşam bahsetmemişti böyle bir konuşmadan.
"Kızdın mı?"
"Şaşkınım"
"Anlıyorum, ama daha fazla gizlemek istemedim, senden böyle bir şeyi saklamayı kendime yediremedim aslında; bu gece beni çağırdığında senin haberin var sandım ve çok utandım. Bir daha böyle bir sahne yaşamak istemedim"
"Ben, Haluk'la görüşmüyorum ki"
"Ama o akşam yemek yediniz "
"Valilik yemeğiydi, baş başa bir akşam yemeğiymiş gibi davranma!"

Ne yapıyoruz biz böyle?

"Sakin ol Özden, sesinin yükseldiğinin farkında mısın?"
Çok utandı genç kız birden, yanlış anlaşılmaktan korkarken bir anda karşısındakine kızar halde bulmuştu kendini... Kafası karışmış, sersem gibiydi...


"Özür dilerim, ben çayı demleyeyim..." sakince yerinden kalktı. Sanki onun kalkıp gitmeyi teklif etmesinden korkmuştu.

Geri döndüğünde sakinleşmişti. "Ben kızmadım, onunla konuşmana yani... Bilmiyorum, kendince doğru olanı yaptın belki de... Ama şunu söyleyebilirim, şaşırmış olsam da onu gördüğümde üzülmedim."
"Sevindin o zaman?" Refik bu soruyu sorduğuna daha cümlesini bitirir bitirmez pişman olmuştu ama yapabileceği bir şey kalmamıştı artık...

"Hayır, şaşırdım sadece..."

"Peki bir daha görürsen?"
"Artık şaşırmam da sanırım..."
"Yani?"
"Ne sormaya çalışıyorsun?"
"Bir şey sormaya çalışmıyorum"
"Beni üzmesinden korkma, artık üzemez..."
"Neden?"
"Üzüleceğim bir şey yok çünkü..."

Sessiz kaldı Özden... Refik de bozmadı bunu... Kahretsin, bu akşam Özden'in aklındaki son insandı Haluk! Şaşırdı bir anda, onu düşünmediğini fark etti gerçekten, şu an sadece isminin geçmesine sinirlenmişti. Bunca zaman kapılarını kapatmak için bir öfkeye sarılıyor olduğunu fark etti o anda genç kız... O zamana dek bir nefretin arkasına saklanmıştı, bu yüzden inat ediyordu belki de. Yaralarını kendi kanatıyordu ya da. Şimdi bu kadar şaşkın ve garip hissetmesi de bu yüzden olabilirdi.

Bir şey söylemeden ayağa kalktı, çayları getirdi...

Sessizce içtiler, kızın daha fazla konuşmayacağını anlayınca izin istemesi gerektiğini düşündü genç adam. Ayağa kalkınca Özden ona baktı, sessizce "Gitme" dedi.

Gitme, çünkü sen gidersen ben yine kendimle kalabilirim. Tutunamadığım bir hayatı bırakabilirim tekrar, seni sevmekten korktuğumu fark ettiğimde artık çok geç olacak biliyorum.

Kalma, kalırsan ne olacağını da bilmiyorum. Senden bunu isteyecek kadar bencil olduğuma da inanamıyorum aslında. Bir kabustan uyanınca seni görebilmenin rahatlığına alışmak istemiyorum. Herşeyin döndüğü bir evrende sadece senin sabit kalabildiğine inanmak çok zor. Varolduğuna alışmak fazla kolay. Herşey için savaşmaya alışmışken bu denli teslim olduğunu görmek çok garip. Sessizliğin beni yaralıyor. Konuşacaklarından da korkuyorum...

Ne yapacağını şaşırmıştı, konuşmanın faydasız olduğunu anladı. Koltuğa döneceğine, kanepeye oturdu, Özden'in yanına. Ona bir şey sormak ya da söylemek için fazla karışıktı kafası, sözcükleri yanlış anlamalara açılıyordu bu gece... Ona bakan gözlerindeki korkudan da anlıyordu bunu, gitmesinden mi yoksa yanına gelmesinden mi korktuğunu da anlayamamıştı üstelik...

"Gitmiyorum" dedi ona bakarak. Ceketini bıraktı. Söylediklerinden sonra bir rahatlama gördü gözlerinde, buna güvenerek kızın ayaklarını alıp aşağıya indirdi, sonra kolunu koydu onun omzuna, arkadaşça ovaladı kolunu, yine de mesafeli duruyordu... "Sakinleş biraz, geçecek" dedi. Neyin geçeceğini söylemedi, ama bir fırtınanın estiğini hissediyordu...

"Uykun var mı?"
"Yok Özden, ama senin uyuman lazım, yorgun görünüyorsun"
"Hayır, uykum yok, televizyon izleyelim mi, lütfen ?"

Kalkıp çaydanlığın altını kapattı ve televizyonu açtı Refik, televizyonu açınca odanın ışığını da kapattı, belki başka şeylerle ilgilenirlerse Özden rahatlayabilirdi, kendi fark etmese de son derece gergindi... Eski bir yeşilçam filmi bulunca durdu ve sesini biraz kıstı...

O ana dek ne kadar hızlı nefes aldığını fark etmemişti genç kız. Kafasındaki tüm soruların onu nasıl yorduğunu fark etti. Alışkın değildi buna. Derin derin nefes aldı... Biraz daha sokuldu Refik'e. Kıpırdandı biraz önce, televizyondaki filme odaklanmaya çalıştı ama aniden bastıran uykusuna yenik düştü...

Refik onun iyice daldığına kanaat getirince yavaşça kalkmak istedi, sonra durdu, Özden'in ellerinden biri onun tişörtüne tutunmuştu sıkıca. Bunu fark edince ne yapacağını bilemedi, uyuyor olsa da parmakları sımsıkı kapalıydı. Ellerini açmaya çalışırsa uyanmasından korkuyordu. Kıpırdamadı bu yüzden, etrafına baktı, kanepenin biraz ilerisindeki ceketine uzandı fazla hareket etmemeye çalışarak. Yakalayıp kızın üzerine örttü, ayaklarını kendine çekmişti yine, onun yüzüne baktı ay ışığında, göz kapakları kıpır kıpırdı, rüya görüyordu, belli... Bu haliyle öyle farklıydı ki uyanık halinden. Çekip gitmeli mi, kalmalı mı, onu yatağına taşımalı mı bilemedi... Televizyonu kapattı kumandadan, bedenini en az rahatsız olacağı hale getirdi ve rahat etmeye çalıştı.

Beraber geçirdikleri zamanların çoğunda birinin uyuyor olması ne garip...

Hastane odasını hatırladı, şimdi kızın yüzünde daha fazla hayat vardı elbette, serum şişeleri, beyaz yatak örtüleri de yoktu. Ama yine şimdiki gibi hissediyordu, onu kaybetmekten korkuyordu tekrar. Belki başka bir şekilde... Hayatından tamamen çıkmasından korkuyordu. Bu yüzden hiç birşey söyleyemiyordu ona. Onu sevdiğini o zaman fark etmişti, bir kayıbın eşiğinde, bir hastane odasında... İçine sızmıştı kabus gördüğünde ona sarılan kız. Tüm acılarını peşinen kabullenmeye hazırdı o andan beri. Nasıl istiyorsa öyle, bir arkadaş istiyorsa, bir ağabey istiyorsa, bir dost istiyorsa öyle...

Ona dokunabileceği anları biriktirmek istiyordu, bir aryada hüzünlenen kızı saklamak istiyordu, dünyadan saklamak. Onu acıtabilecek herşeyden saklamak... Canını yakmaya bu kadar meraklı bir kızı saklamak...

Söyleyemiyorum, korkarsın diye. Söyleyemiyorum, çünkü ben de korkuyorum. Bir sabah sana dönememe ihtimalimden de korkuyorum, seni bulamama ihtimalinden de...

Ne kadar yorgun olursa olsun saatlerce dalamadı uykuya, zihninde döndü durdu düşünceler...

Uyandığında Özden yanında değildi, sabah olmuştu belli ki... Tutulmuş olan boynunu ovaladı sertçe, sonra mutfaktan gelen tıkırtılara kulak kabarttı... Çay bardakları, çatal ve kaşık sesleri, demlikten yükselen bir ses, cızırtılar...

Sıradan, harika sesler, Özden mutfakta belli, bu karelerin içinde yer alacağı binlerce hayal kurulabilir... Kokular da eşlik ediyor bu kez, kızaran birşeyler var galiba, ama ne olduğunu tahmin etmek zor. Burada kalıp tüm bunları yavaş yavaş hazmetmek istese de merakına yenik düşüyor. Ama önce parmaklarının ucunda ilerliyor banyoya. Yüzünü yıkadı. Soğuk suyla irkilse de iyi geldiğini kabul etmek lazım...

Mutfakta onun uyandığından habersizdi Özden... Sabah uyandığında yanında olduğunu fark edince çok şaşırmıştı önce, sonra dün geceyi hatırlayıp sıkıntıyla iç geçirmişti... Saçmalamıştı dün gece, gün ışığında böyle görünyordu ona şimdi...Yavaşça ayağa kalkıp içeri geçmiş, kahvaltı hazırlamaya koyulmuştu...

Elle tutulur hiç bir sebep yokken gerilmesine anlam veremiyordu aslında, şimdiki gibi... Pencereden bakarken ne yapacağını bilemiyordu, elleri terlemeye başlamıştı yine.

Oysa mutfak kapısında durmuş bir manzara izler gibi ona bakıyordu Refik, aniden dönerse korkacağını düşünüp yanına yaklaştı...

Zeminin döşemesinden tıkırtılar geliyordu, Özden'in sinirli sinirli ayağını yere vurduğunu fark etti, yanına yaklaşıp;
"Günaydın tarlakuşu" dedi. Aniden ona dönerken çarpışacaklardı adeta, onu tuttu hemen.
"Uyandın mı? Ben mi uyandırdım?" diye sordu hemen kız,
"Hayır, uyumamayı planlamıştım oysa..."
"Ben de... Ama uyuyakaldım."
"Buna sevindim."

Onu bıraktığında tekrar topuğunu vurmaya başladığını fark etti, "Tarlakuşu" dedi yine gülerek. Az önce yanlış duyduğunu sanan Özden bu kez ona dönüp, "Efendim?" dedi...

"Tarlakuşları da aynen senin gibidirler, ilkbaharda bir ayaklarıyla yuvalarına tutunur, diğer ayaklarıyla ağaca vururlar, böyle bir ses çıkar onlardan da..."
Aniden ne yaptığının farkına vardı Özden, utagaç bir şekilde, "Kötü bir alışkanlık, bıraktığımı sanıyordum oysa, hiç farketmemişim..."

"Seni sinirlendiren bir şeyler var o zaman, ben miyim?"
"Evet... Hayır! Sinirli değilim..."
"Bir karar ver."
"Son kararım, sinirli değilim. Şimdi, kahvaltı yapmak ister misin?"
"Hiç sormayacaksın sanmıştım"
"Ben de dün geceden sonra bir daha yemek yemeyeceğini düşünmüştüm"
"Ne kadar obur olduğumun farkında değilsin o zaman."

Gergin hava çabuk dağılmıştı, kahvaltı bitmiş olsa da sofrada oturuyor, keyif çaylarını yudumluyorlardı, "Ellerine sağlık" dedi içtenlikle genç adam. "Ne yaptım ki, afiyet olsun" diye cevapladı onu, sonra dün akşamki sohbeti hatırladı, birinin ellerine sağlık demediği sofranın ne kadar renksiz olduğunu konuşmuşlardı...

Havadan sudan sohbet etmeye başladılar, Refik ise kahvaltı bitmiş olduğu halde gitmek istemiyordu , gelen çekim ekibini anlatıyordu kıza...

"Demek Ceren Yıldız..." dedi başını manalı bir şekilde sallayarak Özden,
"Sanırım bu kadını bir ben tanımıyorum"
"Ben de magazin izlemem ama yapma Refik, tanımıyor olamazsın"
"Ciddiyim, fark etmemişim..."
"Neyi fark ediyorsun sen o zaman?"

Kısa bir suskunluk yaşadılar o anda, tehlikeli sulara giriyorlardı belki de... Dün gece açamadıkları konu bu sabah, aydınlıkta daha az tehlikeli görünüyordu herhalde ikisine de...

"Fark edebiliyorum bazı şeyleri, ağlayan gelinleri mesela, baharda nasıl açıldıklarını... Sonra yağmurdan sonraki toprak kokusunu... Zap suyunun hırçın akışını, sabahları uyandığımda keskin soğuğu..."

"Peki başka..."

Dönüş yok...

"Seni fark edebiliyorum mesela, gözlerindeki bakışı, umudunu, heyecanını, sonra öfkeni... Herkesten sakladığın korkularını, cesaretini..."

"Hepsini mi?"
"Sence hepsini fark edebilir miyim? İzin verir miydin?"

İzin verebilir miyim? Sana söylemek istediğim o kadar çok şey var ki aslında. Ne kadar korktuğumu anlayabilmen için. Neler kaybettiğimi fark edebilmen için. Sana karşı hissettiklerimi isimlendirmek istemiyorum, çünkü kaybetme ihtimalim olan hiç bir savaşa girmeme kararı aldım. Hırçın bir tabiatım var çünkü rüzgarımdan kimse yaklaşmasın istiyorum. Yine de tüm bunların ardındakini görmeni istiyorum. Kendime bakamıyorum, çünkü gördüklerimden korkuyorum. İçimde bir yerlerde bir hata varmış gibi. Bir savaştan çıkmış ama hiç toparlanamamış gibi. Kendimi cezalandırıyorum çünkü sustum. Susarak kazanabileceğimi sandığım çatışmalardan çıktım. Teslim olmamakla gurur duydum ama bazen neden savaştığımı da anlayamadım.

"Ben" dedi yutkunarak Özden, "Kocaman bir harita hatırlıyorum, Türkiye haritası... Kabartmalı... Ellerimi gezdirirdim üzerinde... Sanki acısını almak istermiş gibi... Köklerimin olmadığını sandıkça bağlanmaya çalışırdım ücra köşelerine... Elimde bir yara bandı, bir ameliyat kesiğini kapatmaya çalışıyorum sanki umutsuzca... Öyle bakıyordum... Oysa kendi yaralarımı izlediğimi çok geç fark ettim. Buraya gelirken de hiçe saydım tüm bunları, kendimi 'adayabilmek' dışında hiç bir neden bulamadım sanki. Öyle değersizleştim ki hızlıca, bir amaç için uğraşabilmek kendimi aklar sandım..."

Dökülüyordu artık yanaklarından gözyaşları... Refik kızı susturmak istemese de onu böyle üzgün görmeye dayanamıyordu. "Bir sabah bir haber okudum, bir köprüden atlamış genç bir kız... Avukat, harika bir iş, parlak bir kariyer, başarılı bir yaşam öyküsü anlayacağın ve kısacık bir not. İntiharından herkesi aklayan... Bir gün bir köprüden atlama ihtimalime karşı bir yerlerde bir amaç için ölebilme cesaretini koydum karşıma... Sebepsiz ölmemek için geldim."

"Şimdi?"
"Artık, bilemiyorum..."
"Yaşamayı istemekten mi korkuyorsun?"
"Ne istediğimi bilmiyorum"

Sessizce ayağa kalktı, onu da kaldırdı yerinden, gözyaşlarını sildi, sarıldı ona, "Ne istediğin kadar ne kadar istediğin de önemli. Buna karar vermelisin önce."
"Peki karar veremezsem?"
"Vereceksin.. Biliyorum..."

Onu sakinleştirene kadar tek kelime etmedi. Yavaşça salladı kollarında. Sonra kendiyle başbaşa kalmasının daha iyi geleceğini düşündü, gözyaşlarının dindiğine emin olunca hiç istemese de ayrıldı evden.

Refik gidince kokusunu fark etti Özden. Elleri, tişörtü, sinmişti üzerine...

Arkasına bakmadan kaçmalı mı, kendini bu ateşe atmalı mı bilemedi. Kapıdan çıkar çıkmaz bir adamı özlediğini fark edince korktu, kendine sarıldı, boşluğuna tutundu...

1 yorum:

penche_91 dedi ki...

Hikayenin başından beri istiyordum. Özden'i benimsedim. Onun iyiliğini ister oldum. Çok güzel yazıyorsun ki karakterlerini gerçekten ayırmak zor oluyor. İlk başta Türk edebiyatında sıkça görülen bir yazım tarzın var demiştim. Ama yanılmışım. Kendine özgü ve oldukça akıcı bir yazım tarzın var. Mükemmel denebilecek bir yazı sunmuşsun. Tebrikler.