20 Ekim 2009 Salı

Sabaha Karşı (27.Bölüm)


Hava soğuk... Sabah ayazının keskinliği var adeta, oysa daha erken... Bu ayazın Haluk'un canını yakması için erken... Ankara için erken, Özden için erken... Erken daha... Vakitsiz iniyor ayaz hep Ankara'ya...

Bu havaalanında kimleri karşılamadı ki, yabancı şirketlerin temsilcilerini, arkadaşlarını, ailesini... Esenboğa'nın rüzgarı, sisi, rötarı, curcunası hep güldürdü onu... Bu kez değil...

İlk kez onu karşılayacak, ilk kez o hiç sevmediği uçaktan inecek... Sessizce... İlk kez onu beklerken yüreğindeki ağırlık başka hiçbir şeye benzemiyor bu defa... Geldiğinden haberdar mı acaba? Biliyor mu? Bu kalabalığın içinde, bu adamın varlığı sezilir mi? Bir şekilde?

Ayakları geri geri gidiyor... Boğazını sıkan kravat değil, idam ilmeği adeta, yutkunurken canı yanıyor...

Uçak yanaştığında, inceden bir yağmurun başladığını seziyor Haluk, merdivenlerin olduğu yere bakamıyor... Bir türlü bakamıyor... Beklediğini görememe acısını içinde taşıyor çünkü...

Gözlerinde bambaşka birşey var tüm tanıdıklarının, gözlerine bakamıyor bazılarının...

Tren garında giderken nasıl da huzursuzdu, neler düşündü kim bilir? Ya orada onu gördüğünde? Yüzünün aldığı o hal? Aklında lanet ettiği son kare?

Böyle kalma istedim... Bana gel istedim... Ne istediğimi bilemedim... Böyle geleceğini bilemedim... Beni affet istedim... Senden af diledim... Bir özür anıtı diktim şehrine, bacalarından dumanlar tüten... Seni istedim...

Oysa, şimdi musalla taşında, kırmızı bir örtünün altında sevdiği kız... Belki ilk kez bu kadar huzurludur, kimbilir... Başını kaldırıp gülümseyerek baktığı bayrak, vefa borcunu yerine getirmiş sarılıyor ona şimdi... Hangi fotoğrafı ki o önünde duran? Gözlerinin ışığını yansıtmaktan uzak? Canını bu denli yakabilir mi insanın bir fotoğraf ve bayrak?

Eğer o varsa bir karede, geri kalan hep manzara, hep dekor... Şimdi de öyle... Geri kalanlar, geride kalanlar hep manzara, hep dekor...

"Canını yakan benim, canına yanan benim..." böyle demişti ona tartışmalarından birinde... O can şimdi rabbinin huzurunda mıdır acaba? Haluk'u görüyor mudur? Nasıl da canının yandığını biliyor mudur? Bu tabutta yatan bedene çektirdiği acıların bir nihayeti var mıdır?

Bir tren garından yağmurla uğurlanan yürek, yine yağmurla toprağa kavuşacak mıdır?


"Ruhun huzur buldu mu sevgilim? Seni son gördüğümden bu yana kaç nefes alıp verebildin? Beni affetme ne olur? Beni affetme... Çünkü ben kendimi hiç affetmedim..."

Bu kalabalığa seni soracaklar, saf saf duran insanlara seni soracaklar...

Onu kim nasıl bilsin? Benden daha fazla, benden daha çok... Onu bir ben bilemedim oysa...


Tabutunun yanında şimdi, elleri saçlarına dokunurcasına tahtanın üzerinde şimdi... Yalnız kaldıkları bu bir kaç dakika, ona ömrünün azabı şimdi... Gözyaşları yağmura karışıyor, ona kavuşuyor şimdi... Bir cehennem azabı varsa şayet, yüreği tam ortasında şimdi...

Eğiliyor yavaşça, bir veda sahnesinden çalıyor sözcüklerini...

"Yağmur damlaları böyle aceleyle nereye gidiyor dersin?" diyor usulca... Ses yok... Nefes yok... Boğuluyor...

Bir el dokunuyor sırtına... "Haluk, haluk..."

Sersemliyor önce, sonra gözlerini açıyor...

Kafasını sallıyor usulca, nerede olduğunu, boğazında düğümlenen hıçkırığı fark ediyor... Karanlığa alışınca gözleri, evinde olduğunu, yanında karısının olduğunu anlıyor... Bir kaç saniyelik bir boşluk, ardından derin bir rahatlama...

Karısı yüzüne hem şaşkın hem de şefkatle bakıyor, "Kabus görüyordun canım" diyor, bu kez Özden'i sayıklamamış, iyi ki... Bunu karısının ona bakışlarından anlayabiliyor çünkü. Önceleri neden onu uyandırdıktan sonra ağladığını bilmiyordu eşinin, bir gün hıçkırıkları arasından itiraf etti, Özden'in ismini sayıkladığını... Beyninden vurulmuşa döndü Haluk, o günden sonra hep daha huzursuz oldu uykuları...

"Özür dilerim, seni de uyandırdım..."
"Ziyanı yok, birşey ister misin?"
"Hayır, uyumana devam et sen..."

Kalkıyor yataktan, hangisinin rüya olduğunu anlamak istercesine, salona geçip bir sigara yakıyor...

Saba makamında bir ezan duyuluyor uzaktan... Sabah ezanı... Soğuğa aldırmıyor, açıyor pencereyi... Üşürse, belki daha çabuk kendine gelebilir... Titremesini durduramıyor bu defa, kendine ne kadar tekrarlasa da geçtiğini, acı öyle taze ki damarlarında, boğazında...

Yine de korkuyor... Yine de korkuyor... Elinde değil...


0 yorum: