Devamını getirmesi için bir teşvike ihtiyacı vardı belli ki, herhangi bir sese, onu düşüncelerinden sıyıracak, aklındakileri sözcüklere dökmesini gerektirecek bir sese... Bunu düşünerek sordu Refik;
"Sonra?"
Derin nefes aldı Mahmut, hikayesine devam etti kaldığı yerden... Sesinde hafif sezilen şiveyle, kelimelerinin bir kısmına basarak, bazılarını es geçerek, inişli çıkışlı, bir tırmık gibi insan zihninde gezinen sesiyle...
"Sonra, Zehra'yı yanıma verdiler; bana da yapmam gerekeni bildirdiler... Zehra'yı o sırada bulunduğumuz yerden uzağa götürüp öldürecektim... Sonra da dönüp durumu bildirecektim..."
"O kadardı yani"
"O kadardı... Onlar için... Hakkı Başkan'ın emri uygulanacaktı... Normalmiş gibi... Duyuyordum... Görüyordum... Biliyordum... Ama inanmıyordum... Saçma değil mi... Yani tetiği çeken ben olana dek, kimin kimi öldürdüğünün benim için bir önemi yok... Karşımdaki bir tece askeri değil, bir caş (casus) değil... Değil yani. O zamana dek bizimle savaşmış, bizimle beraber dağlarda kalmış, bizim yanımızda olmuş biri... Bir dava arkadaşı yani... Yani Mahsum Korkmaz'dan beri burada... Örgütte... Bölge sorumlularından birinin sevgilisi... Biliyoruz ama bilmiyor gibiyiz... Çocuk gibiyiz anlayacağın... Kızların bazılarının gittiğini duyuyoruz da tıp oynuyoruz"
Sesindeki çatallaşma neyin işareti? Bu dalgınlık, gözlerindeki kıvılcımın titreyişi neyin belirtisi? Gidenlerden biri de senin gözlerinde miydi?
"Evet?"
"Aldım Zehra'yı yanıma... Kamptakilere ne dendi bilmiyorum... Zihnim de durmuş gibiydi... İzlendiğimizi bilmiyordum... Yeterince uzaklaşınca yanımdaki kıza baktım... Biliyor gibiydi... Vallahi biliyor gibiydi.... Yani bir davaya ihanet varsa, bu davaya ihanet edenlerden biri bu kızsa, bu iş bir kişinin işi de değildir... Diğer adamın akibeti de bellidir... Canı sağ olacak... Hiç bir sorumluluk yok o herifte... Ulan bu kızı buraya getiren kim? Bu kızı bu davaya sürükleyen kim? Bu kızı gebe bırakan kim? Bu kızı Kandil'e götüren kim? Sınırdan geçiren kim? Bu kızı o puştun yatağına...."
Şimdi söylediklerini o kıza bakarken düşünmüş, belli... Öyle bir muhasebe dökülmüş ki karşısına, kendisini kaybetmiş... Belli ki asıl o an başlamış bu kopuş... İsyan...
Küfürlere karışıyor sözleri, ne dediğini bilmiyor belki bir an... Refik de bir müddet dinliyor bu başka bir dile kayan bedduaları... Küfürleri... İsyanları... Ama izin veriyor... Bu yaranın iltihabı daha derinde... Sıkmazsa irin çıkmayacak, irin çıkmadıkça neşter de tutmayacak...
"Zehra hiç bir şey demedi... He demedi, yok demedi. etme bile demedi... Ulan İsmail bile Allah yoluna kurban olmuş, dedem anlatır... Bu kızı kime kurban ediyoruz? Git dedim, uzaklaş dedim..."
Boğuldu sesi, kelimeleri... Suyu uzattı Refik, devam etmek istediğini biliyordu...
"Peki ne oldu sonra?"
"O giderken iki el silah sesi duydum, ardımdan... Biri ayağına diğeri de omzuna geldi Zehra'nın... Ne olduğunu anlamadım... Benim emrini sorgulamamdan şüphelenen kamp sorumlusu ardımdan birini daha yollamış... Haklı çıkmış... Göremedim... Tahmin edemedim... İki saniye verebildim o kıza, iki nefes verebildim iki cana... Aha başka da bir şey veremedim..."
İki saniye ol, iki saniye öl... Tutsağının kafesini aç, güvercinini vursunlar... Anne güvercinin düşsün gözlerinin önünde...
"Sonra yanına gitti puşt... Bir el de kafasına sıktı... Gözünü kırptıysa şerefsizim... Bir nefes tereddüt ettiyse şerefsizim... Yanıma geldi sonra... Belli ki beni sağ bırakması gerekiyordu... Silahımı aldı ben şoktayken... Tek kelime edemedim... Zehra'ya dönüp bakamadım... Sanki biz gittikten sonra ayaklanıp gitmiştir diye düşünmek istedim... Anlıyor musun?"
Anlamıyordu... Anlayamazdı.... Mümkün değil...
"Ne oldu sonra?"
"Beni kamptaki herkesin önünde dövdüler evvela... Ne ihanetim kaldı ne casusluğum... Ne davaya inancım kaldı ne de erkekliğim... Herşeyim... Herşeyim... Yani dava dediğin, son tahlilde bir çaresiz kadını, bir gebeyi, elleriyle öldürüp, o ellerle bir vatan mı kurmak yani... Benim ihanet ettiğim dava o dava mı yani... Ya benim ideallerimin son noktası bu mu yani... Bitti mi yani..."
"Yanılıyorsun, herşeyin o an bitmemişti... Hayatın sen daha evinden ayrılırken bitmişti Mahmut, sen daha o dağa çıkmaya karar verdiğinde bitmişti... Sen eline ilk silahı aldığında bitmişti... Sen Kandil Dağı'nda Mahsum Korkmaz Akademisi'ndeyken bitmişti... Senin önüne koydukları daha iyi bir dünya, bir Kürdistan hayalinin ardına seni takıp gözünü kan bürüyenlerin peşinde sürüklendikleri an bitmişti... Senin gördüklerin senin değil insanlığın son nefesleriydi oğlum..." diyemedi Refik...
"Bu örgütün başı, 'Şiddet, Kürt halkı için bir ebe olacaktır' dediğinde; doğuracağının bir cani olduğunu da söyleseydi keşke... Rüzgar eken fırtına biçer... Seni eken ne biçsin Mahmut?" diye geçirdi içinden...
"Ertesi gün infaz edileceğimi söylediler... Ben düşündüm... Yani o an öleceğimi, öldürüleceğimi... Aileme neler deneceğini düşündüm, bir gece vakti kapımızı çalan poşulu eşkıyaları düşündüm, abimin tece askeriyle girdiği çatışmada şehit düştüğünü söyleyenleri düşündüm... Dedim ki belki anama böyle diyecekler... Belki anama diyecekler ki oğlunu vuran bu devlet... Belki abimi de öldüren onlardı... Beni abimin kaderinden yürütenler de onlardı... Yok dedim... Madem diyecekler ki tece askeri vurdu... Kandil'de böyle dediler... Türk askeri bir anda öldürmez dediler... Çatışmada ölü ele geçirmezse korkun dediler... Dedim ki korkacak neyim kaldı...
Gece başımda nöbet tutanı gözledim, uyuduğumu sandığı andan ihtiyaç giderecekti... Kimseyi bulamadı belli ki... Bana baktı bir müddet... Çok iyi tanıdığım bir çocuk da değildi... Fakülteli derdik, üniversite terkti... Bakışları donuk, yüzü eğikti hep... Belki de biliyordu kaçacağımı... Hikayeyi biliyordu... İnan şimdi düşününce bilmiyorum... Bırakmazdı yani... Kaçamazdım belki de... Kaçmam için bir fırsat verdi belki de..."
Belki verdi belki vermedi Mahmut, belki senin ardından fakültelin de gitti... Tereyağından kıl çekmedin Mahmut, insan etinden can çektin... Hala insanlara güvenmen için çırpınan bir kalbi taşıyorsun, o kalbin cehenneminde kendin yaşıyorsun.... Kaybolan insanlığının kırıntıları, böbreklerinde bir hastalık miras kaldı sana dağlardan... Abinin ölüsü, Zehra'nın ölüsü, öldürdüklerin, yanıbaşında ölenler miras kaldı sana...
Odadaki sessizlik sadece Mahmut'un sesiyle bölünüyordu... Doktorlar, hemşireler de Refik'in talimatıyla odaya girmemiş, konuşmayı bölmemişlerdi ama ilaç saati yaklaşıyordu... Yine de bu konuşma bir sonuca varmadan ayrılmak istemiyordu bu kez...
Mahmut devam etti, tekrar o anları yaşayarak...
"Sonra süründüm... Dizlerim tutmayınca emekledim... Sabaha karşıdır herhalde... Yol kenarında kendimden geçtim..."
Sonrası malum... Sonrası belli... Volkan'ın timinin Mahmut'u bulması... Sessizliği... Mahmut'un baygın halde günlerce yatması...
"Şimdi?"
Konuştular... Mahmut'un ne yapmak istediğini, neler olacağını, süreci anlattı Refik... Sakin kalmak istedi... Karşısındakinin belki de hala umut edilebilir bir yanı olduğuna inanmak istedi... Bir doktor gibi düşünmek istedi...
Ailesine nasıl haber verileceği, nasıl yargılanacağı, neler olacağı... Yavaş yavaş anlattı ona... Bazı şeyleri zamanı gelince görecekti... Kendi yargılaması nasıl sonuçlanır bunu kimse bilmeyecek... Bu adam bir hayat mı kurar, bir hayat mı çalar... Bir kıza aşık olabilir mi? Zehra'nın gözlerini, ölüsünü düşünmeden uyuyabilir mi? İnsanoğlunun unutabildiğini, yola devam edebildiğini kanıtlayabilir mi bilinmez... O mahşeri gecelerde kimse bir adama yardım edemez... Refik bile...
Doğrudur, bundan bir yıl evvel, bir dağın iki yanında belki de, bir vadinin iki ucunda belki de, bir mahkum düzlükle hakim tepede belki de, bu iki adam birbirlerinin namlularının ucunda hedeftiler...
Mahmut bir ilk değil, Mahmut'un hikayesindeki isimleri değiştiririz, zamanları değiştiririz, mekanları değiştiririz, bir daha yazarız, bir daha kanla yazarız, bir daha oynarız... Artık sonrası kalmayana dek... Terör, terörist, mağdur, kurban, asker, kaderleri bir arapsaçı olup birbirine dolanana dek...
Sonrası... Sonrası Refik... Suskun bir yanardağ... Karşısındaki Mahmut, her gün sahnelenen tiyatroda bir yeni yüz daha... Ne zamana dek....
Bir tanrısı olsaydı o dağların, şimdiye kurbana doyması gerek....
15 Ekim 2009 Perşembe
İki Nefes, İki Can (25.Bölüm)
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

0 yorum:
Yorum Gönder