5 Ekim 2009 Pazartesi

Dünya Sana Dardır (21.Bölüm)

Duvarlar sözcükleri yutuyor sanki, beynindeki uğultulara karışan sesleri ayırt etmeye çalışmakla zaman harcamıyor artık, konuşanın kim olduğunu anlayamıyor, bir odada olduğunu fark etmesi de zaman aldı zaten...
Açlık, susuzluk, yorgunluk... Bu dürtülerin tümünün birleşimi bir insanı kendinden geçirebilir, eğer yeterince devam ederse, yorgun bir beden üzerindeki etkisi yıkıcı...
Dilinin ağzının içinde kocaman bir et parçası gibi durması hissi... Canı yanmıyor artık, bu beden ona ait değil artık, kendine uzaktan bakabiliyor şimdi, vücudu tüm odayı doldurmuşçasına genişliyor, bu yüzden masaya vurulan yumrukla ona atılan tokatın şiddetini aynıymışçasına duyuyor, ya da duyamıyor...
Düşünmüyor, hissetmiyor, üşümüyor... Önce keskin bir acı gibiydi ama şimdi daha ince bir sızı gibi... Ona sorulan soruların cevaplarını kendisinin de unuttuğunu hissediyor... Yine de bitmiyor, tükenmiyor.
Zaman kavramını da yitirmiş durumda adeta, az evvel odadan içeri girmiş de olabilir, kendini bildi bileli burada yaşamış da... Bir gece önce kamptan kaçması da mümkün, aylar önce gitmiş olması da... Şimdi, sessizce kendisine takdir edilen sonu yaşamaya hazırlanıyor ve yazık ki böyle bir anda bile kardeşlerinin ve ailesinin onun akıbetini hiç bilmeyecek olmasından duyduğu üzüntü bir inlemede toplanıp dudaklarından dökülüyor...
Belki de öldü... Bu sorgu hep korktuğu sorgu belki de... Bu sesler tabutunda yankılanıyor da olabilir... Bu ses Münker'den de Nekir'den de gelebilir... Onu esmer ve mavi gözlü anlatanlar yanılmış olabilir pekala...
Kendini kaybetmesi diye bir şey söz konusu değil; günlerdir bulamamış çünkü... Suskunluğu bu kayıpla anlatılamaz bu yüzden...
Yakalandıktan saatler sonra bir militanın sorgulamasında gelinen son nokta, koca bir hiçlik oluyor...
Merdivenlerden inerken seslerin yükseldiğini duyabiliyor, her tekrarlanışında daha sert, daha baskıcı, daha nefret dolu...
"Adın ne?"
Sessizlik.
"Adın ne?"
Yine ses yok...
"Kod adın?"
Boşluk.
"Kimsin ulan sen!!! Kimsin!!!"Yumruklanan masalar, yükselen küfürler, bağırışlar; bir sinir harbinin içine girdiğini hissediyor Refik... Odanın kapısından girdiğinde gördüğü manzara duraklatıyor onu... Bir et yığını var masanın bir ucunda, diğer tarafında yumrukları hiddetinden masayı parçalayacak bir adam...
"Volkan, dışarı..." diyor elini omzuna koyarak, odadaki iki askere de göz gezdiriyor. Korkmuşlar belli, bir yandan masada duran adama karşı belirgin bir nefret içindeler; diğer taraftan da komutanlarının hiddetinin her an onlara yönelmesinden de korkuyorlar...
Dışarı çıkardığı adamın ellerine bakıyor önce, hiçbir iz yok, demek ki içerdeki manzaranın sorumlusu o değil... O zaman?
"Volkan, tutanak okumakla vakit kaybettirme bana, nedir durum?"
"İçerdeki..." derin derin, hızlı hızlı nefes alıyor adam... İçerdekine ne diyeceğini bilemiyor, nasıl hitap edeceğini bilmiyor, öfkesinden hala bembeyaz suratı.
"Evet?"
"İçerdekini A-T [1]esnasında bulmuşlar, yol kenarında, böyle dayak yemiş gibi, baygın halde..." demek onu bu hale getiren Volkan değil, derin nefes alıyor Refik.
"Evet?"
"Önce köylülerden biri sanıyorlar, sonra mekapları, üzerindeki kıyafetlerine bakınca örgütten olduğunu anlıyorlar, sonrasını biliyorsun..."
"Anladım... Peki adam kendine geldi mi hiç ondan sonra?"
"Pek sayılmaz, sorulara cevap vermiyor, Türkçe'den anladığını sanıyorum ama direniyor sanki..."
Artık dayanamıyor genç adam, "Ne direnmesi ulan? Karşında duran adamın bir şeye direnecek hali mi var, baksana!!!"
Birkaç saniye içinde bir çizgiyi aşıyor ki bu çok ince bir çizgidir, yüzde beliren; karşısındakinin bir "insan" olabileceğini ilk kez fark eden birinin şaşkınlığı...
Daha birkaç gün evvel, bir aileye çocuğundan "kalanları" yolladıysanız, doktorların nafile bir çabayla birleştirip bir vücut haline getirmeye çalıştığı bir "evladı" bir anneye aldığınız gibi teslim edemediğiniz için uykularınız cehennem azabına döndüyse; onun nişanlısından gelen mektupları ondan önce okumak zorunda olduğunuz için zamanında utanmış ve şimdi onun arkasından akan, tüm bu satırların sahibi bir genç kızın gözyaşlarını yüreğinize damlarmış gibi hissediyorsanız, dünya size dardır.
Askerinizi bir mayına şehit verdiyseniz, o mayının ondan önce onlarca insanın geçtiği bir yolda "onun için" patladığını duyduysanız, bir aileye haber vermek görevi size düşmüşse, o çocuğun eşyalarının ikinci bir cenaze gibi çıkışını izlediyseniz, içerdeki adamın bunun bir ‘parçası' olduğu halde bir ‘insan' olduğunu düşünmek sadece ‘zor' değil, ‘imkansız'dır...
Bu imkansızlığın içindeki Volkan'ı görebiliyordu Refik, ilk şehidini verdiğinde hissettiklerini bir daha duyuyordu. Kimsenin yerine ölemezsiniz, kimse kimsenin yerine ölemez, işin acı ve kötü tarafı da budur. "Kimse kimsenin mayınında ölmez." Bir pusuda değil, çatışmada değil... Sevdiği kadının tanrıdan ricası gibi "katilini görerek" de değil... Bir mayınla ölen bir adam...
"Sizin" askerlerinizden biri öldüyse, "dünya size dardır" başka açıklaması yok bunun... O tabutta yatanın "bu kez" siz olmadığını bilmenin berbat rahatlama hissi yüzünden saatlerce kendinizden iğrenerek kusmanız da mümkün... Bu acı tat, safra, bir nöbet gibi...
Zamanla geçecek, normal çizgisi yer değiştirecek, olağan gibi gelecek; ilk şehit, ilk baskın, ilk gazi... Geride kalacak ve amiyane tabirle "kaşarlanacak" karşısındaki çocuk da; tekrar hissedebilecek, gülebilecek, suçluluğun o ağır havası kalkacak üzerinden ama şimdi değil...
Kendisine söylenen teselliler gibi anlamsız şimdi söyleyeceği her cümle, bu nedenle bu konuda hiçbir şey söylememiş Refik, o zaman da susmuş, gereğinden fazla konuşmamış, akıl vermemiş, teselli etmemiş... Sadece kendisine gelmesini beklemiş genç subayın...
Şimdi de öyle yapması gerek, "kendine gelmesi"...

"Sen biraz hava al Volkan..."
"Emredersiniz" diyor ama gözlerinden duyguların bin bir hali geçiyor art arda, belli... Selam verip hızlı adımlarla uzaklaşıyor oradan.
Onu gönderdikten sonra geri dönüyor Refik, orada duran adama yaklaşıyor yavaşça, askerlere bakmadan soruyor;"Bulunduğunda böyle miymiş?"
O odada bulunan iki askerden birinin yanındaki ranzadan gitti son şehit, o olaydan sonra bir daha o tarafa dönerek uyuyamadı, bir daha onun sigarasından alamadı ve bir daha onunla şakalaşamadı, asla...
Şimdi bu adam... "Yolda getirirken bir kuytuda kafasına sıkılsa ne olurdu?" diye binlerce kez dişlerini sıkarak düşündüğü bu adam orada, ona emanet... Çenesinin ağrıdan gerildiğini fark ediyor bu yüzden, üsteğmenine cevap vermek için ağzını açtığında.
"Doğrudur komutanım"
Belirgin bir kırık-çıkık yok ama çok hırpalanmış belli, muhtemelen henüz 20'sinde değil, esmer yüzünde derin sıyrıklar, saçlarında kurumuş kanlar var, yol yol ter izleriyle kirlenmiş üzerindekiler... Yaklaşırken nasıl koktuğunu fark etmemek imkansız... Artık insanlıktan çıkmış durumda... Belki de her anlamda...

Belki ölü olarak bulunabilirdi, hatta onun tarafından öldürülebilirdi ama şimdi burada ve yaşıyor...

Her ne kadar açık yarası olmasa da bir iç kanama olabilir. Açtır muhtemelen ama şimdi bir şeyler yemesi de imkansız gibi...

"Böyle olmaz" diyor, "Adam gibi muayene edilmesi lazım."

[1] A-T: Arama tarama faaliyeti

1 yorum:

penche_91 dedi ki...

içler acısı bir gerçekle yine bizi baş başa bıraktın. Çok etkileyici ve derinlere inmeden de hissedebileceğimiz bir hüzünle kaplı. Çok gerçekçi, çok acıklı ve muhteşem bir biçim de yazılmış harika bir yazıydı. Tebrikler...