12 Ekim 2009 Pazartesi

Cana Kıymak (24.Bölüm)


Mahmut'un konuşmasını beklemişti ne zamandır... Bu yüzden onun başlamasına izin verdi... İhtiyacı olan - olmayan ne anlatırsa anlatsın müdahale etmeme kararı aldı...
"Nereden başlayayım?"
"Nereden istersen... Daha önce de söyledim... Bu resmi bir konuşma sayılmıyor..."
Solgun yüzünde bir aydınlanma görüldü... Kesik konuşmalarına başlamadan evvel gözlerini kapattı... Sonra açtı ve Refik'e doğru baktı... Çekinmiyordu artık...

"Adım Mahmut... 21 yaşındayım, sanırım... Bana söylediklerine göre... Ailemin yani... Dört kardeşin ikincisiyim... İkincisiydim... Abim 3 yıl evvel öldü... Bir çatışmada...

Daha doğrusu bize çatışmada dediler o zaman, ama artık inanmıyorum...

Annem Türk... Bu yüzden Türkçe konuşabiliyorum... 3 yıldır örgütün "dağ kadrosunda"yım...

"Dağ kadrosu"ndaydım... Hakkımda "infaz" emri verilene kadar..."

Geriye dönmenin ne kadar zor olduğu belli, Refik onu rahatsız etmemek için kıpırdamıyor bile... Tüm söylediklerini zihnine not etme çabasında sadece...

Herkesin bir dayanma noktası var... Bu böyle... Kimin nasıl ve nerede kırılacağı ise son derece hassas bir dengeye bağlı... Karşıdakinin "kim" olduğunu unutmamak gerek... Duygularını, düşüncelerini ve hislerini unutmamak gerek... Ne kadar sempatizanla, militanla görüştüyse hep böyle...

"Kandırıldım" diye açıkça söyleyenlere bu yüzden inanmıyor Refik... Bir insanın bunu doğrudan ve aniden kabullenmesi imkansız... Zaman içinde, beklentilerini ve karşılaştıklarını ölçüp tartarak bu yolda ilerleyenler ancak bu sonuca varabilirler... Yoksa bir papağandan farksızdır söyledikleri kelimeler...

Mahmut'un kırılma noktası ise bu anla ilgili değil... "Bulunmayı istemesi" bunun en büyük kanıtı... Şimdi "itiraf" mı ediyor yoksa "sorgulanıyor" mu bunu bilmek, bunu sezmek gerek, konuşacakları da buna göre şekillenir çünkü...

"Mahmut, bulunmayı istemişsin?"
"Doğrudur, kamptan kaçarken askerin yoluna çıkmayı düşündüm... Gerçi tece askeri bizi bulunca kafamıza sıkarmış, öyle dediler kampın ilk gününden beri... 3 yıldır öyle dediler... Arkadaşlarımızın infaz edildiğini söylediler... Ben... Öldürüleceğimi anladığımda en azından onların elinden olmasın istedim... Bu yüzden... Yola çıktım..."

Askerlerinin duyguları ne kadar da yakında söylediklerine, ve ne kadar acıydı duydukları şimdi? Bu adam, bir kurban olduğu halde celladını seçmek için kendini yola atmıştı... Mutlak bir ölüm karşısında çaresizlik içerisindeydi...

Onu bulduklarında kendinden vazgeçmiş halinin bir nedeni de bu olmalıydı... Kim bilir...

"Neden hakkında infaz emri verildi?"
"Ben... Ben... Emirlere karşı geldim..."
"Ne emri?"
"Bir başka yoldaşı... Öldürmem gerekiyordu... Bir... Bir... Kadın arkadaşımızı..."
"Sebep?"
"Hamileydi..."

Örgüt içerisinde bu infazlara sıkça rastlanır... Kadınların "bedenlerini özgürleştirmek" adına cinsel ilişkide bulunmaları konusunda son derece "teşvik" edici bildiriler, örgüt içi ilişkilerin zedelenmemesi için "aşk"ı bir emperyalist zorlama, kılıf olarak görür...

Bir yüce "devrim" idealinin önüne geçebilme ihtimali olan her duygu gibi... Bir "Bağımsız Kürdistan" hayalinin önüne geçebilecek her duygu gibi... Şehvet doyurulur ama aşk... Kafa karıştırır, kişiyi ideallerinden uzaklaştırır...

Örgüt yöneticilerine göre böyle... Peki, tüm bu ihtimallerin ışığında hamile kalan kızlar? Onlara ne olacak? Bir "militan anne" bir "gerilla anne" düşünülebilir mi? O hayatın içerisinde imkansız zaten... Bu iki kimlik bir arada varolamaz...

Örgütteki en meşhur hikayelerden, dağ efsanelerinden biridir iyi bir nişancı olabilmek için sağ göğsünü aldıran bir kadının hikayesi... Aslında bu hikayenin altında yatan bambaşka bir anlam var... Bir kadını "anne" olmaya yaklaştırdıkça "terörist" olmaktan uzaklaştırırsınız... Yolu yok...

Bu nedenle onu "annelik"ten uzak tutmalısınız... Gerekirse kadınlığın temel vasıflarını "özel ve mahrem" olmaktan çıkartır, yemek yemek gibi bir hale getirirsiniz; adına "ihtiyaç" dersiniz ve bir şekilde karşılanması gerektiğini anlatırsınız... Bir yandan da yüce amaçlar uğruna yapılacak bu kadarcık fedakarlığın önemsizliğini vurgularsınız...

Peki ya birilerinin içi elvermezse? Birileri ilaçlarla ya da klasik metodlarla artık düşemeyecek kadar büyümüş bir bebeğe sahipse ne yapacaksınız? O zaman "kökten bir çözüm" gerekli... "Özgür Kürdistan İdeali"nin gelecekteki çocukları için bugün, başka çocukların canına kıymak gerek.
Bu örgütün liderine "Bebek katili" ünvanı sadece doğmuş olan bebekleri öldürdüğü için verilmedi, doğma ihtimalini yokettiği bebekler için de hak etti bu sıfatı...


Derin nefes aldı Refik... Buldukları cesetleri hatırladı birer birer... Genç kızlar, uçurum diplerinde, yol kenarlarında, çoğunun dışardan belli oluyor gebeliği... Bazılarının yüzünde hala acı kalmış... Doğru, terörist değiller artık... Onları bulanlar için bile birer kurbandan başka şey değiller...

Belli ki Mahmut da anlamıştı bu mola ihtiyacını, düşünüyordu o da... Korkulu gözlerle ona bakan ve nereye götürüldüğünü anladığı halde sadece bebeği için korkup elleriyle karnını tutan kızı...

Devam etmeye bile kalkışmadılar o kısa süre içinde...O ve Refik... Bir madalyonun iki ucundaydılar... Neresinden bakılırsa bakılsın yürek dayanmıyordu...

1 yorum:

penche_91 dedi ki...

Muhteşem yazı yeteneğinle güzel bir soruna daha el attın! Olayın akışı, kurgu... Herşey mükemmel. Tebrik ediyorum...