http://e40003.me.metu.edu.tr/Ankara/Gar_On_Gece1.jpg
Kız değil tren garıydı onu çağıran adeta, geç e ols bunu fark etmişti... İstanbul çıkışından beri kilometreler birbirini kovalarken defalarca kendisine aynı soruyu soruyordu. Onu çağıran neydi? Bir işe yaramayacağını bildiği halde bu kadar çaba, bu koşuşturma, bu telaşın anlamı neydi? Kaçıncı kez çözmekten vazgeçmişti bu bulmacayı, ve şimdi nasıl tekrar tekrar aynı labirentin içindeydi?
Bir telefonla dünyası değişmişti dün sabah, çığlık gibi bir sesti hala kulaklarında yankılanan, yalvarmayı gururuna yediremeyecek kadar mağrur arkadaşını düşündü yine,
"Gidiyor..." demişti kendine hakim olamayan sesi Sait'in, "İnat etti, gidecek; bir tek sen durdurursun dedik"
İnatçı yüzü gelmişti aklına, gözlerindeki kıvılcımı hatırladı yeniden, bugüne dek ne dediyse yapan o dediğim dedik bakışları dikildi yine karşısına. Durduramazdı biliyordu, ama yapmazsa ömür boyu kendini affetmeyecekti. Alelacele karaladığı kağıda döndü gözleri yine. Trenin kalkış saatini not etmişti...
Sesi kulaklarına yabancı gelse de tekrarlamaktan alıkoyamadı kendini "Demek gidiyorsun" dedi fısıltıyla bir hayalete... Bir konuşmasını hatırladı onun, “Bir şehre veda etmek için” derdi Özden, “Trenle ayrılman lazım, ağır ağır, acele etmeden helalleşmen gerek; yeni şehrine alışmak için de geçerli aynısı, izin ver yudum yudum kucaklasın seni…”
Vardığında daha vardı trenin kalkmasına, park ettiği aracından inerken Ankara'nın taştan tren garına baktı yeniden, hiç unutmadığı bir hüzün esir etti kalbini tekrar...
Garın çıkışında eski bir tren lokomotifin yanında duran yaşlı bir adam, hışımla yürüyen sinirli genç bir adamın ayak seslerinin ardından siluetini gördü belli belirsiz, sonra yine başını eğdi, kendi dünyasına döndü...
Ankara yine yapacağını yapmış, güneşli bir günün ardından keskin ayazını salmıştı şehrin üstüne, ne var ki burada kimse soğuktan şikayetçi değildi. Mümkün olsa saatlerce sevdikleriyle bir arada kalacak, o buz gibi havada ayrılıktan çalınan zamanları paylaşacaklardı. Asker aileleri, öğrenciler, nereden gelip nereye gittiği belli olmayan sakin yolcular, telaşsız gözlerle etrafına bakınanları taradı gözleri bir müddet... Sonra hatırladı, kapalı mekanlarda nasıl bunalırdı Özden. Kendini dışarı attı.
Oradaydı. Bir bankın üzerine oturmuş, huşu içerisinde gökyüzüne bakıyordu. Genç adam duraksadı bir müddet, bu tabloyu izlemek istedi. Bu sakinliği, bu sessizliği içti kana kana. Bir kaç adım ötesinde duran kıza baktı sukunetle. Kokusunu duyar gibi oldu, hatıralar zihnine ardarda hücum ettiler, isyan edercesine gözlerini yumdu, ne yapsa faydasız, zihni ona karşı çıkıyordu. Kokusunu duymak ne kelime, uzansa elleriyle tutacaktı sanki.
O anda bir rüzgar esti sakince, boş durmadı, genç adamın kokusunu da kıza taşıdı. O, bir hışımla doğruldu yerinden, bozulmuştu sakinliğinin büyüsü. Adamın burada olmasının imkansız olduğunu düşündü, ayak seslerini duymadığını hatırlattı kendine, bu davetsiz yabancının kim olabileceğini tarttı zihninde, aniden silahına gitmiş elini çekti, yumruklarını sıktı. İster istemez ayağa kalktı, karmakarışık bir ifadeyle bakındı etrafına, durdu.. Sonra ona kilitlendi bakışları, zihninin ona aynadığı bir oyunu bozmak istercesine yumdu gözlerini ve tekrar baktı. Oradaydı, gelmişti...
Hiç kıpırdamadı, elleri iki yanında duruyordu şimdi; yanakları, sıktığı dişlerinin hışmını gizleyemiyordu, ne gülümsüyor ne de surat asıyordu, saf bir öfke bile değildi yüzündeki ifade, çok geç kalmış bir konuğa bakar gibi bakıyordu. Gülümsedi sonra, esirgeyen bir ifadeye büründü gözleri.
Genç adam aralarındaki mesafeyi kapattı hızla, yanıbaşındaydı şimdi. Ancak omuzlarına gelen kızdan hiç ayırmadı gözlerini, üniversite yıllarında şaka yollu söylediği o ifadenin bir gün gerçek olacağını hiç düşünmezdi. Yine de bir merhabadan daha fazlasına ihtiyacı olduğunu hissettiğinden çaresizce aralandı dudakları "Sayın savcım" dedi gülümseyerek. "Nereye böyle?" Mühendislik fakültesinde okurken uğrardı arkadaşlarını görmeye hukuk kantinine, böyle seslendikleri genç kızın sevgilisi olacağını bilmiyordu o zamanlar, sonra kendisi de ara sıra takılırdı ona bu hitapla, ne zaman savunduğu bir şeyi anlatırken o gözleri inatçı bir ifadeye bürünse böyle derdi...
Keşke sussaydı... Özden onun varolmadığına inandırmak üzereydi kendini, bu korkunç sahnenin Tanrı'nın kaleminden çıkmış olduğuna inanmak istemediğinden sarılacaktı bu bahaneye. Ama oydu işte. Derin bir nefes aldı önce, sonra gözlerini dikti karşısındakine...
Cevapların içinden en mantıklısına sarıldı "Burada olduğuna göre bilmen gerekir" dedi.
Duraksadılar bir müddet, Haluk'un ilerisinden uzaklara bakarken bambaşka bir şey düşündü Özden, "Bu veda böyle olmalıydı" dedi içinden, son sözlerini söyleme hakkı alınmamalıydı bu sevdanın elinden, öfke ve nefretle değil, hep taşıdığı şefkatle bırakmalıydı bu sevdayı ardında, yıllar önce esirgememelilerdi bunları birbirlerinden. Farklıydı elbette sahne, genç adamın üzerinde kot pantolon yerine usta bir terzinin elinden çıkmış takım elbise vardı, yüzünde kararlılığın çizgileri, kolunda bir Cartier saat, ve sol elinde bir alyans, ışıl ışıl...
Haluk'un yüzüne baktı yeniden, "Hep ait olduğumu söylediğim uzaklara gidiyorum" dedi usulca, sesinde ne hüzün vardı ne pişmanlık. Olan biten bundan ibaretti işte. Kimseyi istememişti özellikle, uğurlanmak istemiyordu, evden çıkmadan vedalaşmıştı herkesle, gözyaşlarını sakince döksün diye bırakmıştı ailesini, kime iyilik ettiğini bilmiyordu. Oysa şimdi bu sahneyi hazırladığını fark etti çaresizlikle, Tanrı'dan ona son bir hediye vermesine izin verir gibi...
"Burada kalabilirdin, seni oraya nasıl gönderdiler ?"
"Onlar göndermedi, ben gidiyorum !" dedi üstüne basa basa. Hatırlattı sonra ona, "Bedenim oyalanırken batıda, ruhum doğudadır benim" derdi Haluk'a. "Sen anlayamazsın ihalelerin parlak çocuğu" dedi. Bu sözlerden onun babasının işini devam ettirdiğini bildiğini anladı, ve onu bu yüzden asla affetmediğini...
Haluk onun dillendirmediği hakaretlerini dinledi, hep tartıştıkları son günlere döndü zihni, ne ailesini ne kendisini ne de yaşam biçimini onaylamadığı o anları düşündü… Arabasına binerken ne kadar rahatsız olduğunu anımsadı. O zamanlar “dürüstçe kazandığı parasıyla almadıkça” hiçbir yüzüğü takmayacağına inat ettiği için bir çift gümüş yüzükle arkadaşlarının arasında sözlendiklerini anımsadı; şimdi elindeki o iri altın alyansın sergileyemediği bir bağlılık vardı sanki onlarda. Bu prangalardan çok başkaydı o aşk halkaları…
Özden gücünü toplamaya çalışıyordu, artık ağlamayacağını bildiği halde korkuyordu, kupkuru hıçkırıkların kalbini ikiye ayırmasından korkuyordu. Yine de hep içinde sakladığı, kendi kendine itiraf ettiği ama bir türlü dillendiremediği bir şeyleri getirdi dilinin ucuna, sözcükleri sessiz, kimsesizce bırakıverdi puslu havaya;
“Hatırlıyor musun ?” dedi, “Sana beni bırakma derdim”…
Nasıl unuturdu? En neşeli anında boynuna sarılırken fısıltı halinde, en zayıf anında yalvarır gibi söylenen o sözleri nasıl unuturdu? Bu kızın elleri yakasındayken, onu hırpalarken, kendisine bakmaya zorlarken bile söylediği o sözleri nasıl unuturdu? Yine de sessiz kaldı, gözlerini yere indirdi, suçunu kabullenir bir ifadeyle devam etti sonra… “Evet” çıktı dudaklarından isteksizce.
“Senden sonra beni kimse bırakamadı biliyor musun?” dedi.
Haluk anlam veremediği bu sözleri sindirmeye çalışırken devamı geldi.
“Çünkü artık ölümden başka kimseyi almıyorum yanıma…”
Tokat yemiş gibiydi, ne geç kalmış bir itiraf ne de öfke, aşk bile yoktu o sözlerde, bir parçasının sonsuza dek kaybolduğunu anlatan o sözlerde, sadece geçmişi değil geleceği de katlettiğini ona anlattığı sözlerde…
Başka bir şey kalmamıştı geriye, ortalık hareketlenmeye başlamıştı zaten, belki sessiz izleyicileri bile olabilirdi bu sahnenin…
Genç kız hiçbir şey olmamış gibi gülümsemeye çalıştı, “Artık gitmeliyim” dedi, “Seni de gördüm, huzur içinde ölebilirim” diye devam etti içindeki ses…
Söylese fayda etmeyecek, sussa gönül razı değil; en anlamsız mırıltılarla “Habersiz bırakma” dedi genç adam, hiç görüşmediklerini unutmuşcasına… Ondan olmasa bile arkadaşlarından haberini alıyordu, belki de sırf bu yüzden İstanbul’a taşınmış olduğu halde Ankara’ya geliyordu sık sık, onu hiç görmese de, görmek için uğraşmasa da…
İçin için şimdi o uzak diyarlarda ne yapacağını düşünüyordu. Onu bırakmak istemiyor, ama kalsa ne yapacağını bilmiyordu.
Şimdi, yeni tanışmış iki yabancı gibi hoşça kal mı deseler, kibarca el mi sıkışsalar bilemediler… Son kez destek almak istercesine göğsüne yasladı kızı Haluk, saçlarına gömdü yüzünü, konuşmasını istemedi, gözlerini kapattı, çok değil birkaç yıl öncesine gitti, Kurtuluş Parkı’nda soğuktan donan kızı kucakladı sadece, kendine de ona da izin verdi bu anı için, veda etmeye elvermeyen yüreği burkuldu, çenesinden tutup yüzüne baktı kızın, ama o gözlerde hiçbir iz bulamadı…
O gece yalnız bir kadın, elindeki kitaptan sıkılıp başını kaldırdığında vagonlara elinde bir çantayla koşan bir kızın ardından uzaklara bakan bir adamı gördü…
14 Eylül 2009 Pazartesi
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

0 yorum:
Yorum Gönder