Telefonu kapatırken söylenmeye başladı... "Nereden çıktı şimdi bu, durup dururken ?"
Onu ziyarete gelen devre arkadaşıyla muhabbet ediyorlardı telefon çaldığında, kısa kısa cevaplarla konuşuyor, önündeki kağıda notlar alıyordu bir yandan da...
Hüseyin, "Hayırdır?" dedi onun söylendiğini duyunca.
"İlin tanıtımını yapmak için gelen bir çekim ekibi varmış... Neymiş, hah "Gezginci" programı"
"Yapma ya? Eee..."
"Hoşgelmişler de Sayın Vali'nin güvenlik gerekçesiyle onları Jandarma'ya paslamış"
Fehmi Albay'ın telefonuyla Refik, hiç istemediği halde ekiple ilgilenmek zorunda bırakılmıştı...
Nezaketen fikrinin alındığını biliyordu elbette... "Sen bölgenin tarihi ve coğrafyası hakkında oldukça bilgi sahibisin, böylece onlara göz-kulak da olursun... Yarın Konukevi'ne yerleşecekler, sadece bir kaç günlüğüne kalacaklarmış... Gerekli bilgileri Valilik'ten alırsın... Bir sıkıntı olmaz sanırım? Kolay gelsin..." deyip kapatmıştı telefonu.
Hüseyin, "Harika bir haber bu." dedi
Refik anlam verememişti sözlerine,
"Nesi harikaymış, resmen angarya" dedi.
"Refik, sen hep böyleydin ya, o ekibin sunucusu kim biliyormusun?"
"Dur bakayım bir, not almıştım... Hah Ceren Yıldız"
"İşte harika olan bu"
"Ya bilmece gibi konuşmasana"
"Sen hiç mi televizyon izlemiyorsun?"
"Ne biçim soru bu şimdi?"
"Magazin programlarının gözdesi, ex-manken, yeni 'haberci' Ceren Yıldız'ı tanımadığına göre..."
Cidden kafasında hiç bir yüz belirmemişti... Anlamsız gözlerle baktı karşısındakine...
"Millet kızı televizyonda görmek için gazinoyu dolduruyor akşamları, senin ise ayağına geliyor..."
"Ya git işine Allah aşkına!"
"Bana denk gelmez ki böyleleri, bak adama işte..."
"Tamam, sen ilgilen o zaman"
"Nerdeeee... Ya en azından bir imzalı resim filan."
"Git işine dedim Hüseyin!"
Bölgeye gelen gazeteciler olurdu elbet, kimi zaman da Genelkurmay'dan alınan izinlerle "Mehmetçik" türü programlar için gelirler... "Oralarda" yaşayanlara "Buraları" gösterirler, Son karede "Vatan sana canım feda" diye bağırır askerler yürürken, aynı tempoda vuran adımlarda, anneler babalar, kardeşler ve sevgililere feda edilmeye hazır bedenlerden yükselen seslerle kapanır programlar...
Kimi zaman da başka nedenler getirir onları buralara, Kahraman Gerillalarla(!) ropörtaj yapmak için gelen yabancı ya da Türk gazeteciler olur, iğrenen bakışlarını çevirirler askerlere...
Ya da yakında bir operasyon vardır, kan kokusu alır gibi üşüşürler...Bu ilişkilerin sınırları bellidir; nadiren bilgi verilir, genelde can güvenliği açısından tehdit oluşan durumlarda ekipler korunmaya çalışılır... Konvoyları gözetlenir, askerlerle konuşulmaya çalışılır... "Sınır kapısından bildirir" elleri mikrofonda, gözleri kamerada...
Aynı kaynaktan beslendiklerini düşünürdü bazen. Acıdan, yaradan, kayıptan... "Haber değeri" taşıyan bir gösteriden...
Bir çatışmadan, sıcak temastan, operasyondan...
İnsanları görüyordu o anlarda, sesler yaklaşmaya başlaktıkça gözleri yuvalarından fırlardı bazılarının, korkunun insan ruhunda açtığı derin yaraları gözleme fırsatı oldu böyle anlarda, serinkanlılığını kaybedince ruhun üzerindeki son perdenin kalktığına şahit olurdu.
Tam manasıyla sınırdadırlar belki o anda, bir ülkenin ve duyguların sınırında... Askerlerine saatlerce bir çatışmayı anlatmanın ne kadar manasız olduğunu biliyordu, bir çatışma tecrübesiyle- eş hiç bir anlatım yok çünkü... Kendinden biliyor bunu. Hiç bir filmde, kampta, eğitimde, simülatörde olmayacak kadar yoğun bir duyguyla sarmalanıyorsun, adrenalin bir yandan muhteşem bir güç bir yandan korkunç bir çaresizlik pompalıyor damarlarına. Korkmadığını söyleyenler yanılıyorlar... Dudaklarının kenarı kıvrıldı bir gülüşle, korkmadığını iddia edenler yanılıyorlar, korkuyorlar, en insani duygularla korkuyorlar, sadece korkuya üstün gelen başka duygulara tutunarak çıkıyorlar bu karanlıktan. Bu cehennemden sonra dünya eskisi gibi olmuyor bir daha. Bir araba kazası gibi, sapasağlam çıksa da bedenin, ruhun asla eskisi gibi olmuyor. Ya da aşık olmak gibi, bu ruh hali bir koku gibi, üzerine siniyor...
Kimseye anlatmadığım rüyalarım var, ölemediğimi, süründüğümü gördüğüm; bir mayınla, bir kurşunla öldüğüm; daha kötüleri de var, bir başka ölünün gözlerine baktığım, artık bu dünyaya ait olmayan bir bedeni kucakladığım. Gerçek karelerle süslü rüyalar, gerçek isimlerin yankılandığı kabuslar, kan-ter içinde bölünen uykular, bir ranzada yattığına, başının üzerinde tavanın durduğuna inanana kadar kendine gelemediği anlar...
Savaşı cehenneme benzetenler yanılıyorlar, çatışma bir araf, bir salınma hali, ruhun bedenden ayrıldığı, ama bir türlü kopamadığı... Bir başka sesi ararcasına telsiz mandalında gergin ellerine bakardı o anlarda, "en doğru" karar, "en kısa" yol, "en aydınlık" gece, "en ıssız" vadi... Gözleri ve kulakları hep bunlara odaklanmış, cennetten de cehennemden de uzak, arafta...
Masalsı değil, alabildiğine gerçek, düşünmüyor, hissediyor... Bu düşünceler sakin zamanlara ait, o anlara değil, o anlarda çok daha başka duygular hakim; ölmek, öldürmek, beklemek, hayatta kalmak, hayatta kalmaları için uğraşmak...
Bunları hiç yaşamamış insanları bekliyor şimdi, "buraları" tanıtmak için gelmişler, bir "uğrayıp" geçmek için...
Ekibi karşılamaya gittiğinde sinirli bakan bir çift gözle karşılaşıyor önce, memnuniyetsizlik akan güzel bir yüzle, genç bir "sunucu" rüzgarda bozulan saçları, kırışan elbisesi, bir türlü hazır olamayan "ekibi" yüzünden sıkıntılı, belli. Etrafına bakınıyor sabırsız ve küçümseyen bakışlarla, saçlarıyla oynuyor... Podyumda yürür gibi geliyor Refik'in olduğu yere...
"Hoşgeldiniz" deyip kendini tanıtıyor kısaca Refik, genç kadının bitmek bilmeyen şikayetlerini anlatmak için izin istemeye ihtiyaç duymadığı belli... Yolculuktan, otellerde ekspresso bulunmamasından, sıcak suyun her daim hazır olmamasından tutun da bugün çekim yapılması için ışığın yeterli gelmemesine kadar, her şeye lanet eder bir tavırla, suçlarcasına... Dış kabuk çatladıkça içinin ne kadar "boş" olduğu görünüyor, sevimli görünmeye çalıştıkça batıyor adeta, kendini 'savunmasız ve çaresiz' göstermeye çalışan pırıltılar döküldükçe altından görünüyor ruhunun ne kadar 'bencil ve umursamaz' olduğu...
O kadar bunalıyor ki nezaketi elinden bıraktı bırakacak Refik, yine de sukunetini koruyor ve dökümanlarını incelemeye başlıyor, gezi programlarını gözden geçirmek için izin isterken ekibin kameramanıyla gözgöze geliyor, adamcağız sıkıntıyla "Ne yapalım abi?" der gibi çaresizlikle açmış ellerini iki yana; o ise bu manzaraya gülmemek için dudaklarını ıssırıyor...
Bütün günü çekim için oradan oraya koşuşturarak geçiriyorlar, ilin iki ucundaki yaylalarda çekim yapıyor ekip, dağ eteklerinden görüntüler kaydediyorlar, Refik'e orada gördükleriyle ilgili sorular soruyorlar, bazen bir çobanın sürüsüne bazen de buzul göllerinin manzarasına bakıyorlar... Ekibin iki üyesiyle iyi bir iletişim kuruyor Refik, her erkek gibi bir askere rastlayınca askerlik anılarını anlatmaya başlıyorlar yolda. Refik de onları dinliyor sukunetle...
Öğle molasında bir ağaç gölgesinde dinleniyorlar. Etrafına onların gözüyle bakıyor bu kez genç adam...
Köylerin sessizliğinden ürktüklerini hissediyor yine de onları korkutacak hiç bir açıklamada bulunmuyordu. Hepsi etrafına bakınırken bir başka dünyaya gelmiş gibiydi... İnsanların onlardan ürken yüzleri, boş evler...
Ama Ceren Hanım durumdan oldukça rahatsız, bu kadar insanın içinde ilk kez ilgi odağı değil, kimse ona bir 'insan'dan farklı davranmıyor. Bu nedenle hırçınlaştıkça hırçınlaşıyor. Oysa onlarla ilgilenecek olanın bir Üstteğmen olduğunu duyunca onunla resim çektirmek isteyeceğini, ağzının içine düşeceğini düşünmüş, bu konuda daha şehre varmadan yakınmaya başlamıştı hatta. "Valla şekerim, şimdi bunlar aç kurtlar gibidir, ne yapacağım bilemiyorum ya... Şimdi gene yılışacak... Nereye gitsem böyle, ilgiden bunalıyorum, hayır şehir hayatından bu yüzden kaçtım ama burada da peşimi bırakmıyor." diyordu telefondaki arkadaşına tırnaklarına bakarak.
Kaçmışmış, kanal yöneticisiyle arası bozulunca ona bu programdan başka bir seçenek olmadığını söylemişlerdi oysa... Mankenliğe geri dönemezdi bu saatten sonra, dizilerdeki kadrolar da kapılmıştı.
Yapımcı onu sakinleştirmek için "seneye başka bir program yapılır söz, mukavele yenilirken özel şart konulur, hem düşünsene yardım meleği gibi görüneceksin program tanıtımlarında... Şehrin gürültüsünden kaçıp kendini doğada bulduğunu filan söylersin. Accaip sükse olacak..."
O kadar bunalmıştı ki, sadece bir gün sürdüğüne şükrediyordu Refik, ertesi sabah son çekimlerini yapıp döneceklerdi...
"Evet sayın izleyiciler, insanı büyüleyen dağları, her mevsim bir başka güzelliği saklayan yaylaları ve binbir doğa harikasıyla süslü bir ilimizi daha sizlere tanıttık bugün... Cennet yurdumuzun
....."
Konuşmasını bitirir bitirmez onaylamasını istercesine ekipten birine bakıyor kadın, baş parmağı yukarda "Tamam" diye işaret ediyor adam, bu işareti alınca profesyonel gülümsemesini bir yana bırakıp yorgunlukla kamyonete ilerliyor.
Veda edecekleri zaman, o ana kadar zorunda kalmadıkça konuşmadığı Refik'e dönüyor kadın, "Nasıldı?" diye soruyor, "Tebrik ederim" diyor adam soğuk bir nezaketle, ona ilgi göstermiyor-muş gibi çaba harcamaya çalışmadığı belli, gerçekten bakıyor ama görmüyor bu kadını...
"Burada, medeniyetten uzakta, insan bir haftada delirir" diyor, umarsızca Ceren. Ona hak vermesini, teselli etmesini beklerken, son damlasına dek kullandığı sabrının sınırlarında gezinen genç adam, "Sözünü ettiğiniz şey, "medeniyet" ise, bu bölgede medeniyet tarih öncesine uzanır. Buradan Sümerler, Akadlar, Urartular, Asurlular geçti, biz ise bin yıldır bu topraklardayız... Medeniyet dendiğinde sanıyorum ki kimse burada "bulunmadığını" iddia edemez. Medeniyetin buralarda doğduğunu söylemek bile abartı sayılmaz aslında..." dedi nazik olmaya çalışarak.
Kadının anlamayan bakışlarına karşı tek kaşını kaldırdı ve "Sanırım aynı 'medeniyet'ten bahsetmiyoruz, sizin medeniyetten kastınız biraz daha -Batı- eksenli olmasın sakın?" dedi. Genç kadın ilk kez utanıyor gibiydi, "Özür dilerim, ben, yanlış anlaşıldım galiba, aslında buraya -ilginç- bir tecrübe yaşamaya geldiğimi düşünüyordum" gibi şeyler geveledi.
Refik ise daha çok sinirlenmişti, "Buraya gettoculuk oynamaya mı geldiniz, Afrika'ya safariye gitmekten daha az maliyetli ve daha "ilginç" bir tecrübe yaşamaya mı geldiniz, habercilik vasıflarınıza "çetin şartlarda çalışmış olmak" ibaresini eklemeye mi geldiniz, ne görmeyi beklediniz, ne umdunuz buralara gelirken?" dedi, cevabı beklemeksizin devam etti...
"İnsanlara baktınız mı hiç? Herhangi bir varoşta gördüklerinizle karşılaştınız mı peki? Yoksulluk ve yoksunluğa eklenen korku ve endişeyi gördünüz mü ? Tüm bunlara "uzaktan" bakma zahmetine katlandığınız için teşekkür bekliyorsunuz muhtemelen, ama üzgünüm, sizi "tatmin" edememiş olabilir gördükleriniz tabii, belki de siz "Fransa Moda Haftası"nı sunmak gibi bir 'ilginç'lik arıyorsanız, hayal kırıklığı yaşamış olabilirsiniz..." dedi. Yorgundu artık, daha fazla kapris istemiyordu. Bu kadında bir bedene bürünen o umursamazlıktan da bıkmıştı üstüne üstlük, üstün körü bir özürle bitirdi konuşmalarını...
Kadın affallamıştı, ekibin diğer üyelerine baktı ve ikisinin de başka şeylerle ilgileniyormuş gibi davranmayı tercih ettiğini gördü, "Gerçekten özür dilerim, hiç bu açıdan bakmamıştım..." dedi.
Aynı dili konuşsak da, aynı şeyleri ifade etmiyoruz aslında; başka bir "açı"dan bakamayışınızın nedeni de bu belki de... Bir üvey evlada, yok sayılırsa günden güne kaybolmasını beklediğiniz bir yaraya yüz çevirir gibi yüz çevirdiniz yıllarca, şimdi bakmadıkça dağ olan bu yerlerden bir bakışla bağ olmasını bekler gibisiniz. Ne sabrınız var ne de azminiz. Yardım paketlerinizi alan eller, mikrofon uzatılınca utanan yüzler hoş birer enstantane sizler için... Belki daha sinemavari kareler peşindesiniz? Buranın insanında beklediğiniz "feodal yakışıklılık" ağa dizilerinin marifeti, üzgünüm... Üzgünüm, baktığımız manzara aynı olsa da aynı cephede değiliz, aynı yerden bakmıyoruz, haklısın...
Nihayetinde misafirdi onlar, gerçekten de sadece "uğramışlardı" buralara, belki bu kadın "çıldırırdı" burada kalsa...
"Uzaktan" bakmayı tercih ediyorlar, böylesi daha "katlanılır" onlar için...
29 Eylül 2009 Salı
Uzaktan Bakmak (17.Bölüm)
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

1 yorum:
Anadolu'nun birçok köşesinde tarifi imkansız acılar çekiliyor. Fakat maalesef bu acıları "uzaktan"izliyor, bakıyoruz. Çok acı bir durum. Yazdıkların boş bir amaç içeren yazılar değil. Her seferinde toplumsal mesajlar veriyorlar. Bu harika. Yine muhteşemdi. Emeğine sağlık. Tebrikler.
Yorum Gönder