27 Eylül 2009 Pazar

Umut (15.Bölüm)


Şehrin bir diğer köşesinde, tüm bu yaşananlardan habersiz, akşama dek nefes almadan çalışmıştı Özden. Öyle ki cep telefonunun çalmasıyla irkilmişti, dosyaların altında kalmış telefonu kurtarıp -handsfree- tuşuna bastı ve annesinin sevecen sesine kavuştu.

"Canım kızım? Nasılsın?"
"Nasıl olayım annem, çalışıyorum"
"Farklı bir şey söyleseydin şaşırırdım zaten... Sen neredesin, sesim yankılanıyor?"
"Odamdayım annem, ellerimde birşeyler vardı. Ben de açıktan konuşayım dedim..."
"Sen iyisin değil mi? Son zamanlarda sesin bir garipti. Kötü rüyalar gördüm..."

Hissetmek zorunda mısın canımın içi? Aramıza kilometreler koydum, yine de kaçamadım sana verdiğim azaptan... Göz görmeyince gönül katlanıyor diyenler nasıl da yanılıyorlar...

Sesine çeki düzen verdi hemen,
"İyiyim tabii... Telefondan öyle gelmiştir... Bakma sen... Anlat bakalım, haberler nasıl?"
"Nasıl olsun, sesleri duyuyor musun?"
Kulak verdi, uzaktan bir müzik sesi...
"Duyuyorum da, neler oluyor?"
"Ortaokulda bir kız vardı, karşı apartmandan, Şükran, hatırlıyor musun?"
Sessiz, kendi halinde bir kızdı, iki üç yaş küçüktü ondan galiba... Aynı mahalledelerdi ama konuşmaları iki üç cümleyi geçmezdi. Nasıl olsun, Özden erkek çocuklarına taş çıkartan haşarılıklar yaparken Şükran sessiz sakin kızlarla oynardı. Liseden sonra okumadığını duymuştu...

"Eee?"
"Onun düğünü var, evleniyor bu gece"
"Yapma ya, küçücük kızdı o"
"Sen öyle san, evde kalıyorum diye Hacı Bayram'daydı bir ayağı" Gülüyorlardı şimdi...
"Allah mesut etsin canım, gidecek misin?"
"Şöyle bir uğramak lazım, dün gece kınası vardı"
"Uğra o zaman, benim de mutluluk dileklerimi ilet. Anne babasını da hatırlıyorum, tebrik et benim için..."
Sessiz ve sözsüz bir konuşma takip etti bu sözleri. "Seni asla tebrik etmeyecekler anne" dedi içinden, doğduğundan itibaren yapılan çeyizleri hatırladı gülerek, sandıkta bekleyen oyalar, danteller... Annesiyle dalga geçerdi hep...

Sonra gözü saate takıldı bir anda, telaşa kapıldı, yemeği de akşamı da unutmuştu o saate kadar. Kahretsin!

"Annem, kapatmam lazım şimdi, yine konuşuruz olur mu?"
Annesi sesindeki aceleyi fark etse de mevzunun tatsız hale geldiğinden kapatıyor sandı,
"Görüşürüz canım, dikkat et kendine"
"Öpüyorum anneciğim, sen de kendine dikkat et... Cebim hep açık, biliyorsun"
"Tamam yavrum"

Telefonu kapattıktan sonra ne yapacağını düşündü aceleyle, artık katılmayacağını bildirmek için çok geç kalmıştı...

Kapı sesi ve içeriye giren Hakim İhsan Bey de bu anı beklemişti sanki...
"Çıkalım mı artık?" dedi Özden'e bakarak, yemeği unuttuğunu fark etmişti...
"Bu akşam beni affetseniz, üstüm başım..." dedi son bir hamleyle.
"Gayet iyi görünüyorsun, hem biliyorsun, özellikle davet edildin bu akşam, hem Londra sosyetesine takdim edilmeyeceksin ya..." dedi güven veren gülümsemesiyle. Yaşça ondan hayli büyüktü ama sık sık şakalar yapar, güldürürdü onu, uzun sohbetlerinde babacan tavrını hep korur, kendine has gülüşüyle çınlatırdı bazen odayı...

"Tamam 5 dakika sonra hazır olurum"
"Aşağıda bekliyorum ben de odamı kilitleyeyim..."

Alelacele saçını topladı, yüzüne baktı aynada ve ışıkları kapattı...

Yola koyulurken kendini sakinleştirmeye çalışıyordu. Bir çok tanıdık sima olacaktı o akşam, hem Fehmi Albay da Ülker Hanım da oradaydı. Ne kadar zor olabilirdi ki?

Aynı yere ilerleyen bir başka aracın içinde Haluk, bir yandan şöförün sürdüğü aracın camından bakarken yolu izliyor bir yandan da Özden'i düşünüyordu. Onu görecek miydi acaba bu akşam? Ya da göreceği Özden nasıl biri olacaktı?

İçeriye girerken yemeğe geçmeden evvel biraz sohbet edebilmek için masalarda toplanan insanları gördü, o da oradaydı... Sırtı kapıya dönük, bir masada oturuyordu... Aynı masada Fehmi Albay'la eşi de vardı. Vali Bey fazla resmi bir hava istememiş olsa gerek pek kalabalık değildi salon, Fehmi Albay da Emniyet Müdürü de takım elbise giymişti sadece.

Tam onların gözünden kaçmaya çalışarak uzak bir masaya ilerliyordu ki Ülker Hanım onu fark etti, boş bir sandalyeyi işaret etti gözleriyle, artık kaçabilmesi mümkün değildi, kaderine doğru ilerledi yavaşça...

Masaya gelmesiyle iki erkek de ayağa kalktılar. Fehmi Albay, saygılı bir tavırla,
"Savcı Özden Hanım" dedi onları tanıştırırken.

Haluk, "Kaderde seninle böyle tanıştırılmek da varmış" dedi içinden,
"Sayın Savcım, ben Haluk Aktan" dedi nezaketle,
Bir tek cümle, onun sesinden duyduğu bu hitap, son kez onunla konuştuğu o gece... Bu kadar uzak mıydı şimdi tüm bunlardan? Aradan yıllar mı geçmişti?
"Memnun oldum Haluk Bey" dedi sukunetle elini sıktı ve kendisine gösterilen yere oturdu.

"Biz de tam sabahki konuşmadan bahsediyorduk" dedi Fehmi Albay, ortamda oluşan gerginliği seziyor ama anlam veremiyordu. Ama onun bu sözü üzerine Haluk onun sabah orada olduğunu anladı.
"Çok teşekkür ederiz Haluk Bey" dedi Özden, "Sabahki konuşmanız bizi çok gururlandırdı"

"Asıl ben seninle gurur duyuyorum" dedi içinden. Sonra onu incelemeye başladı... Nasıl da değişmişti, şeffaf gözlerinden yorgunluk okunuyordu şimdi, elleri daha mı beyazdı? Ceketin örttüğü bedeni daha mı kırılgan hale gelmişti artık? Soğuk bir nezaketle gülümseyen dudakları, bir zamanlar yüzünü çevreleyen saçı şimdi toplanmış, yüzünün çizgilerini daha belirgin hale getirmişti. Sesi... Kokusu...

Özden ise incelendiğinden habersizdi, Ülker Abla'sını ikna etmeye çalışıyordu. "İlaçlarını alıyor musun? Sevda hep seni soruyor, ne zaman geleceksin?"
"Alıyorum elbette, Yusuf bile arabada bir kutu tutuyor hep. Geleceğim en kısa sürede, ama çok yoğunum"
Anne şefkatiyle sarmalanmıştı adeta, onun sıkıntısını hastalığına yoran Ülker Hanım,
"Kendini iyi hissetmiyorsan..." dedi endişeyle,
"İyiyim iyiyim, inanın endişelenecek bir şey yok"
"Geçmiş olsun Özden Hanım"
Dinlendiklerinden habersizdiler, Ülker Hanım yakalanmış bir çocuk gibi mahçup bir ifadeyle;
"Özden Hanım midesinden bir ameliyat geçirdi de" dedi açıklamak istercesine...

Tabii yaptığı gaftan habersizdi, Ankara'da kimse duymasın diye uğraşmıştı Özden, duyulursa herkes telaşlanabilirdi.

"Mühim bir şey değil, gayet iyiyim" dedi konuşmanın uzamasını istemeyerek...

Haluk habersizdi bundan, endişeyle ona baktı... Midesinin ağrıdığı zamanları hatırladı, nasıl kıvranırdı bazen, ağrıdan çok, ağrının onu güçsüz bırakmasından yakınırdı... Şimdi onun için telaşlanacak sevdiklerinden uzak, buradaydı...

"Sevdiklerinden uzakta can çekişmeye geldi" kulaklarında çınladı bu sözler. 

Vali'nin gelişiyle bölündü konuşmaları, yemeğin ilerleyen saatlerinde yanında oturan kızla hiç konuşamadı. Nezaketle cevap verdi ona sorulanlara, bölge hakkındaki planlarını anlattı, sıkıntıları dinledi, tanışmak için gelenlerla konuştu...

Bir kaç saat sonra Özden'in kısık sesiyle irkildi, "Haluk" dedi fısıltıyla, "Ameliyatı kimse bilmiyor, annem duyarsa çok üzülür"
"Anlıyorum" dedi elindeki çatala bakarken... "Kimse bilmeyecek... Ama kendine dikkat et lütfen" 
Cevap vermedi Özden, başını salladı sadece, yemeklerin çoğuna dokunmamıştı, masadakiler de bunu anlayışla karşılamıştı zaten...

Sakin bir zamanda "Değişmişsin" dedi Haluk. Ona bir başkasının gözüyle bakmak isterken buldu kendini, kırılganlığını fark eden bir adamın gözlerinden, bu sabah ona gelen bir adamın...
"İnsanlar değişir" diye cevapladı genç kız gülümseyerek, "Sen de değişmişsin, yıllar önce buraya geleceğini söyleseler... İnanır mıydın?" Duraksamadan "İnanmazdım... Ama bugün buradayım..."
"Neden?" demedi Özden, ama nedenini anlamaya çalıştığı belliydi...
"Çok düşündüm" dedi Haluk, mahalli sanatçılardan birinin seslendirdiği türkü dolduruyordu salonu o sırada...

Özden sabahki konuşmayı hatırlıyor, yine de onun niyetlerini sorgulayan gözlerle bakıyordu.
"Buraya birşeyler için yapmaya gelenlere bir gönül borcum olduğuna inandım, bu yüzden geldim. Arkasında birşeyler arama lütfen, yönetim kurulunun değil benim fikrimdi, ama gerekli çalışmaları yaptık. Burada gerçekten bir ışık görüyorum. Bana şimdi inanmıyor olabilirsin ama ilerleyen dönemde kararlarımın sonuçlarını göreceksin umarım..."
"Umarım" dedi genç kız, sonra içtenlikle "Teşekkür ederim, bu fabrika, bir umut ışığı olacak..." dedi.
"Bizim için artık kalmayan bir umut ışığı, belki de bizim için hiç varolmamış bir umut ışığı..." 
Aklından geçenleri okumuş gibiydi. İlk kez sordu...
"Eşiniz nasıllar?"
Keskin, nazik, net bir çizgi... Aralarına çekilen... İnce bir kılıç yarası gibi... İpeği keser gibi... Bu bir soru değildi. Bu onlara nerede olduklarını, nerede durduklarını hatırlatan bir sözdü adeta... 
"İyi, İstanbul'da..."
"Siz de yarın döneceksiniz sanırım? Orada sizi bekleyen işler vardır muhakkak"
"Yarın sabah dönüyorum..."

Müziğin bitmesiyle tekrar başkalarıyla sohbetlere döndüler. Ayrılık vakti geldiğinde artık iki yabancı gibi el sıkışıp ayrılmışlardı...

Haluk o akşam yatağına uzanırken, "Evet" dedi fısıltıyla, "Keşke aklımdaki son resmin bu olmasaydı..." Bir yerlerde, bir zamanda, hala ona ait olduğunu hissettiği bir kareyi saklayabilseydi keşke. Gözlerinin içtenlikle gülümsediği bir kareyi mesela...
 

  

1 yorum:

penche_91 dedi ki...

Birbirlerinden kaçmışlardı. Birileri kendi içinde savaşlarını verirken; onlar yüzleşmeyi seçmişler. İyi de oldu. Harikaydı her zaman ki gibi. Tebrik ederim.