27 Eylül 2009 Pazar

Themis, Gözleri Bağlı Tanrıça (12. Bölüm)



Elleri terliyor... İlk defa... Belki uzun zaman sonra bir duruşma öncesinde ilk defa... Dün geceden bu sabaha kirpiklerini bir kaç saniyeden fazla kavuşturamadı. Ağzına lokma koyamadı. Birşeyler yemesi lazım, biliyor, ama mümkün değil, midesindeki yumru izin vermiyor dün geceden beri. "Kurada neden savcı olduğun belli" diyor gülümseyerek aynadaki beyaz yüzlü kıza, "Daha kendine hakim olamıyorsun"...

Dün geceki telefon konuşmasını hatırlıyor, annesinin güven veren sesini... Sonra Refik'in kısa süren telefonunu, konuşması bölünüyordu kısa aralıklı patlamalarla...

"Sana, buradaki askerlerime her operasyon öncesi söylediklerimi söylemek için aradım" Özden, belki bu kadar kötü bir durumdayken onu arıyor olmasa, sesi bu kadar ciddi gelmese, ve ona bu kadar muhtaç olduğunu hissetmese, bu konuyla ilgili onlarca şaka yapabilirdi... Ama bu kez değil, sustu bu kez ve dinledi... "Onlara emrederdim ama sana yalvarıyorum" dedi "Yalvarırım kahramanlık yapma..."

Bugün, cübbesini giydikten sonra bir kez daha aynaya baktı... Geç kalmış bir adaletin simgesini taşımaktan yorgun hissetti kendini... Gözlüklerini takarsa gözlerinin altındaki morlukların fark edilmeyeceğini düşündü... Sonra koridorlarda ilerlemeye başladı...

Adı gibi biliyordu, dava bugün sonuçlanamaz... Sonuçlansa bile artık bir faydası yok Cemre'ye... Gereği düşünüldüğünde o toprağın altında iliklerine kadar çaresiz küçük beden ısınamaz artık... Değil ona, şimdilik birileri haklarında henüz(!) hüküm vermediği için yeryüzünde küçük ayaklarıyla özgürce gezindiğini zanneden Ünzile'lerin hiç birine faydası yok belki de... İbret alacak bir alemde yaşamıyor belki Özden... 

Haftalar önce aldığı bir telefon, onunla konuşmak isteyen bir adam, dile gelen bir vicdan... Şimdi ellerinde duran gizli bir tanığın ifadesi... Adamın son sözleri aklına geliyor... "Allah affetsin, günahları büyük, benim de büyük, sessiz kaldım... Kefareti bu değildir, bilirim... Cahilim belki ama bilirim... İnan aklımdan çıkmıyor, her gece rüyamda... Ben de evlat sahibiyim..."  

Duruşma salonu kalabalık, öfkeli bakışlarla karşı karşıya; aileden birilerinin ellerinin kelepçelenmesini hazmedemeyenler hırslı... Burada kendi yasalarından başka yasaların varolduğunu yeni fark etmişler... Oysa içlerinden biri, gizli ifadenin sahibi... Sadece o ve Özden biliyor bunu salondakilerden... En azından bir vicdana dokunabilmiş Özden'in sözleri...

Sivil toplum örgütlerinin temsilcileri var az ilerde, sığmamışlar... Artık resim çekmek yasak olduğundan ellerinde çizim defterleri ve bloknotlarla bekleyen gazeteciler de var.

"Bir sonraki duruşma kapalı olacak muhtemelen..." diye düşündü. Derin bir nefes alırken o büyük, pirinç harflerle işlenen yazıya takıldı gözleri, adaletin temelini görmek istercesine...

Sonra üniversite yıllarında onu iliklerine kadar ürperten bir filmdeki konuşma geldi aklına, hakim; "Adalet, insanların vicdanını rahatlatan bir şey değildir..." diyordu kararı açıklamadan evvel...

Bunu şimdi iliklerine kadar hissediyordu. Öfkesine kendini esir etmemek için bir daha nefes aldı... 

Galiba, tam o sırada hissetti midesindeki yakıcı acıyı, bu kez çok daha derin, soluksuz bırakacak kadar keskin, ağzına dek yükselen bir ateş... "Şimdi değil" dedi kendine, iki büklüm olmamak için ellerini dayadı kürsüye, gözlerini yukarıya kaldırdı, anlaşmak istercesine, "Duruşma bitene dek, lütfen..." dedi... Sessiz bir yakarış gibi... "Şimdi olmaz, lütfen.." 

Kalan zaman, tanıkların dinlenmesi, ifadelerin tekrarı, "sessizlik" diye bölünen fısıltılarla devam etti... Otopsi raporunun zihinlerdeki ürpertisi morga döndürdü duruşma salonunu...

Bir sonraki duruşma tarihinin kararlaştırılması kısmına geldiğinde o da gücünün sonuna gelmişti, ağzına gelen kan tadını bastırdı, yutkundu...

Salondan çıkana dek hiç bir şey belli etmedi... Cübbesini çıkarıp astı odasında, arabasının anahtarlarını kaptı; Yusuf'a "Benden telefon bekle" dedi... Kendini dışarıya attı...

Adresi biliyordu... Son sürat gitti... Başı önde, bir mezarın önünde duruyordu şimdi, şimdiye dek utancından gelemediği bir mezarın başında...

Cemre'nin başına konan tahta onu diğer ölülerden ayırıyordu, başındaki tahta onu diğer ölümlülerden ayırıyordu. Dizlerinin üzerine çöktü, özür diledi. Ondan, bebeğinden, ondan çalınan masumiyetinden; bir ipin ucunda çaresizce sallanan bedeninden, çektiği acılar yüzünden tüm insanlık adına özür diledi... 

Belki oralardaki ağıtlar gibi yüksek çıkmıyordu sesi, elleri yüzünü parçalamıyordu, saçları darmadağın da değildi, gözyaşları toprağa damlarken hıçkırıkları da boğuluyordu... Sesi kendine yabancı kalana dek konuştu... Bir cennetin varolmasını ilk kez bu kadar derinden istediğini fark etti... Burada, insanların günahlarıyla başbaşa bırakıp onları, cenetteki mekanını gören bir Cemre düşlemek istedi... Aklındaki son resmin; dudakları morarmış, gözleri kapalı, örselenmiş bir melek olmamasını istedi.

Sonra başını gökyüzüne kaldırdı, ona verdiği bir kaç saat için teşekkür etti, anlaştığı gibi cep telefonunu çıkardı, Yusuf'u aradı, ayağa kalkabilirdi ama araba kullanamazdı...

O gün öğleden sonra devlet hastanesine mide kanaması teşhisiyle kaldırıldı...

Başhekim hassas davranmış, olay gizli kalabilmişti. Yusuf'a ilk zamanlardan itibaren kendisine haber vermesi konusundaki tembihleri neticesinde haberi alan az sayıda kişiden bir olan Fehmi Albay ve eşi apar topar buraya gelmiş, koridorda Refik'le karşılaşmışlardı. "Cep telefonunu aradım, yanlışlıkla açıldı sanırım, seslere anlam veremeyince de... " diye açıkladı Refik kısaca... 

Onlar doktorla görüşmek için yanlarından ayrıldığında tekrar düşünmeye başladı;
o an yaşadıkları bunlardan ibaret değildi, duruşma günü olduğunu biliyordu, orada bulunamamış, operasyondan dönünce duruşmanın bittiğini öğrenmiş ve telefonla bilgi almak istemişti... Telefon açılınca bir uğultu ve anons sesleri duymuştu. Koşuşturmalar... Yusuf'un çaresiz sesi...

Kafasındaki ihtimalleri şimdi tekrar düşünmek bile canını yakıyordu... Çok korkmuştu... Yusuf'u arayıp nerede olduklarını öğrendikten sonra hemen yola çıktı. Ameliyata alınmadan önce yetişmeye çalıştı... Başaramadı... Koridorda sessizce beklerken güçlü görünmeye çalıştı. Şöförün nasıl perişan olduğunu gördü, gömleğindeki yer yer koyu kan lekelerine baktı... Onu evine gönderdi zorla.

İçerdeki kıza birşey olmaması için yalvarırken kalbinin nasıl çarptığını hissetti. Gözleri bazen solgun bir yeşile, bazen muzip ışıltılarla dolu iki damlaya dönüşürdü. Suya bakarken ne kadar masum, kabuslarında çırpınırken nasıl çaresizdi...

Doktor, kendinden emin bir şekilde ameliyattan çıktı, herşey yolunda der gibi gülümsedi...

Odaya alındı Özden, uyanması beklenirken düzenli aralıklarla doktor ve hemşireler girip çıktılar odaya. Refik onlarla kısık sesle konuşuyor ve bilgi alıyordu.

Ara ara dışarı çıkıyor, cep telefonyla görüşmeler yapıp geri dönüyordu. O aralıklardan birinde karşılaşmıştı komutanıyla...

Odaya döndüğünde Özden'e karşı arkadaşlığın dışında birşeyler hissetmemek için uzaklardaki bir sevgiliye nasıl tutunduğunu anımsadı. Her zaman olması gerektiği gibi davranan o kızın, şimdi uyanmasını beklediği başına buyruk asi rüzgarla hiç alakası yoktu. Gel gör ki, biri ona ihanet etmiş, diğeri onun için ağlamıştı.

Soluksuz kaldı tüm bunlar zihnine dolarken... Sonra saçmaladığını söyledi kendi kendine... Uykusuzluk, yorgunluk, korku... Hepsi bir araya gelince böyle bir yanlış anlamaya sebep olabilirdi pekala....

Bunların hepsini düşünürken dalıp gitti Özden'in başucunda, odaya girenleri fark etmedi bile...

Kapının tıkırtısıyla kız gözlerini açınca derin bir nefes aldı Refik. Özden kendine geldiğinde gördüğü ilk yüz, Ülker Hanım'ın yüzü oldu. "Anneme haber vermediniz değil mi?" dedi. Refik cevapladı sorusunu, "Öyle diyeceğini tahmin ettik, durumun ciddileşmediği müddetçe haber verdirmemek üzerine anlaşma yaptık... Sen de gayet sağlam çıktın" diye rahatlatan bir sesle... Onu görünce Özden, gülümsedi. "Ben, senin sesini duyuyordum ama rüya görüyorum sanmıştım, hep burada mıydın...teşekkür ederim" dedi zayıf bir sesle, serumu elinin üzerinden taktıklarını hissetti parmaklarını oynatmak istediğinde ve tekrar gözlerini yumdu.

Ülker Hanım nasıl hissettiğini soramamıştı bile, uykuya dalmıştı hemen genç kız... Kahvenin iyi geleceğini düşünüp dışarı çıktı... Elinde kahve bardaklarıyla odaya girdiğinde Refik'i onu izler halde buldu yine, "Ne düşünüyorsun?" dedi... 

"Themis'i düşünüyorum" diye cevapladı gözlerini ayırmadan. "Hani gözleri bağlı, bir elinde kılıç bir elinde teraziyi tutan tanrıça... Ölümlüler için tanrılardan ateşi çalan Prometheus'un annesi... Gözleri bağlı, çünkü tarafsız... Elindeki kılıç kefaret ödetmeye hazır, terazi ise adil hüküm vermesi için... Kendine ait bir efsanesi yok... Evren varolalı beri o, değişmez bir alem yasasının simgesi... Şimdi ise bu hastane odasında sadece genç bir kız, gözleri bağlı..."

Ülker Hanım ona şefkatle baktı, odanın diğer ucuna yürüdü usulca, ellerini omzuna koydu, "Hadi dinlen biraz... Hiç uyumadın neredeyse..." dedi. Onun Refik'te gördüklerinden genç adam da haberdar mı acaba diye düşündü.

Refik önce itiraz edecek oldu ama, her yanı tutulmuştu. Odadan çıkmasının iyi geleceğini düşündü ve elindeki kağıt bardakla koridorun diğer ucuna yürüdü. Bu sırada tutulan boynunu, omuzlarını haraket ettiriyordu. Kantin gibi bir bölüme girdi.

Kendini oyalamak için gazetelerden birini eline aldı ve haberlere göz gezdirdi... Özden'den bahsediyorlardı... Hastanede olduğu konusunda hiç bir iz yoktu. Etraftakilere bile bir kaç gün "kafa dinlemek istediği" söylenmişti. Hastaneye girerken onu pek gören olmadığı için şanslıydı.  Yolda başhekimi aramış, belirtileri kısaca anlatmıştı. Yusuf'tan öğrendiği kadarıyla yürüyemeyecek halde olmasına rağmen hastaneye vardığında sedyeyle taşınmamak için ısrar etmişti.

Aynı gazete, o sabah İstanbul'da bir ceviz masanın üzerine son derece şık giyinmiş bir sekreter tarafından dumanı tüten bir kahveyle bırakılmıştı, diğerleriyle yanyana okunmayı bekliyordu...

Haluk'un gözleri ekonomi sayfasına geçmeden önce manşetleri tararken durakladı... Hızlıca okudu ve iç sayfalara geçti ayrıntılar için... Onun yüzünü görebileceği bir kareyi aradı ama yoktu... 

Gittiği günden beri nerede olduğunu biliyordu, onu aramayı kendine yediremese de haber almaya çalışmıştı. Oradaki "hatırlı" aile dostlarından duyduklarını kafasında yorumluyordu... Bir ay evvel karar vermişti, kendi kendine, oraya gitmek için, ailesi ve yönetim kurulu ise bunun nedeninin bir tür "imaj" çalışması olduğunu düşünmüştü. Haluk da onu rahat bırakmaları için izin vermişti böyle düşünülmesine... "Haberi görmemişlerdir umarım" dedi içinden. Telefona uzanırken bu olaylarda adı geçen aile hakkında tekrar bilgi alması gerektiğini düşündü. Özden'i rahat bırakmayabilirler, tayini, açığa alınması, el çektirilmesi ihtimalleri var... Bunun için birşeyler ayarlamalı... Haklıydı da, siyaseten baskı başlamıştı Ankara'da... Oy potansiyelini bir kefeye, medyanın ilgisini diğer kefeye koyan terazi son derece kırılgan bir dengedeydi..."Ortalığı birbirine katan bir ateş topu" demişlerdi onun için, "O ateşi en iyi ben bilirim" dedi acıyla... 
 
Telefonu kapatırken içi rahatladı, onu korumak için başvurduğu yöntemleri asla tasvip etmeyeceğini biliyordu, ama asla öğrenmeyeceğini de... 

Ardından bir kaç hafta sonra temeli atılacak fabrika ve tesislerin projelerini istedi...    

1 yorum:

penche_91 dedi ki...

Zavallı kız adalet savaşı vermeye çalışırken neler çekiyor. Belli ki daha da çekecek. Ama eminim ki Refik hep onun yanında olacak. Haluk işin içine neden ve nasıl girdi anlamadım. Zaten sevmedim de o karakteri. Aklımda canlandırdığım ve senin de bu canlandırmaya katkı sağladığın kadarıyla Refik açık ara farkla önde. Eminim ki ilerki bölümler de bunun gibi ders verici, bir şeyleri anlamaya yarayan ve oldukça etkiliyici bir yazı olacaktı. Tebrik ederim.