16 Eylül 2009 Çarşamba

Tanışma (4.Bölüm)


Beklediği evraklar gelince alelacele göz gezdirdi, tam o sırada kapısı hafifçe vuruldu, Çaycı Beşir içeri girdi. Özden elindekilerden ayırdı gözlerini ve masaya konan bir bardak suyla fincandaki Türk kahvesine baktı. Bir yandan da artık Beşir’in sormadan sabahları sade kahve getirmeye alıştığını fark etti. Zaman kavramını askıya almıştı burada, sanki zaman Ankara’ya aitti, burada esniyor, yoğunlaşıyor ve başkalaşıyordu. Burada, geceleri izli mermileri izleyerek birbirlerine fıkra anlattıkları dostları vardı şimdi…
İlçelerden birine gitmesi gerekti, haber verdi hazırlansınlar diye. Her ne kadar başkasının kullandığı arabaya binmekten hazzetmese de Yusuf’un yolları ondan daha iyi bildiği aşikardı. Bu nedenle şoföre emanet etti kendisini ve ilçeye giden yolda etrafını seyre daldı.Bir yandan da gittiği yerde yapılacakları düşünüyordu. Elleri, kucağındaki bond çantanın sapına yapışmış, eklemleri beyazlamıştı.
Yolun yarı asfalt olması arabanın altına seken taşların sesinden kendini ele veriyordu ki, birden farklı bir yönden gelen sesle irkildi. Dikiz aynasında Yusuf’la göz göze geldi. Bakışlarıyla “Neler oluyor?” gibisinden sordu. Yusuf bölge insanlarındandı, ama yıllardır adliyede çalışmaktaydı, babasının esnaf olmasından dolayı az da olsa okumuş, bir şekilde devlet memuru olmuştu.
“Çocuklardır efendim, ne zaman bir araç görseler…” Terbiyesinden ne zaman devlet aracı görseler demeyi kendine yediremese de Özden anladı durumu. Çocuklar resmi plakalı olsun olmasın araçları tanıyor ve -onlara öğretildiği üzere- taşlıyorlardı.
“Durdur arabayı” dedi düşünmeden.
“Ama efendim, hızlıca geçelim, bir yerinize gelir maazallah” dedi. Babası yaşındaki bu şoförün saygısızlıktan değil ona bir şey olmasından korktuğundan emrini yerine getirmediğini biliyordu Özden, onun için üzerinde durmadı.
“Sen durdur, olmadı aracın içinde kal.” dedi ve sonra duran araçtan tereddütsüz indi.
Oyun böyle bozuldu... Bugüne dek kurallar açıktı. Araçlar geçerken, çocuklar taş atar, ya aracın içindekiler başlarını uzatıp küfreder ya da daha da hızlanıp son sürat uzaklaşırdı. Bazı istisnalar hariç, hep böyle olurdu. Özden’in arabadan inmesi tüm düzeni altüst etti. Yaşça daha büyük olanlar kaçıp sinmiş, küçük olan birkaç tanesi ise oldukları yerde kalıp meraklarına yenik düşmüştü.
Özden güneş gözlüklerini çıkardı, uzaktan kısacık saçları yüzünden erkek çocuğu sandığı ama yakından kız olduğunu anladığı, eli yüzü kirden görünmeyen bir tanesinin yanında dizlerini kırarak eğildi, onunla hemen hemen aynı boydaydı şimdi. Diğerlerinin de kaçabilecek kadar uzak ama duyabilecek kadar yakın durduklarını fark etti. Ama hiç aldırmıyormuş gibi küçük kıza o bölgede kullanılan kurmançi lehçesiyle sordu.
-Nâve te çi ye? (Senin adın ne?) Küçük kız şaşkınlık içinde kaldı. Sorusunu cevaplamadan ona sordu.
-Tu bî Kurdî dizanî ? (Kürtçe biliyor musun? )
-Belê, ez bi Kurdî dizanim. (Evet, biliyorum)
Yine de inanmıyordu küçük kız,
-Tu ji min fêm dikî? (Beni anlıyor musun?)dedi.
Sabırla cevapladı Özden,
-Ez fêm dikim. (Anlıyorum)
Biraz da olsa güvenlerini kazanmıştı galiba, etraflarındaki çember daralıyor, çocuklar giderek yaklaşıyordu…
-Çend salî ne? (Kaç yaşındasın)Diye sordu Özden,
-Penc salî me. (Beş yaşındayım) Dedi küçük kız. Kısa kısa muhabbet ettiler, kardeşlerinden, doğuracak olan komşu ineğinden… Kız çocuklarına özgü o cilveli, sevimli bakışları ortaya çıktı yavaşça…
O sırada kızın gözleri Özden’in başındaki tokaya takılmıştı. Bunu fark edince saçlarının bozulmasına aldırmadan tokayı çekti, küçük kızın küçük ellerini açtı, avucundaki taşı aldı usulca ve tokasını bıraktı yerine. Saçları omuzlarına dökülünce yüz ifadesi daha yumuşak görünmüş olacak; kız da ona gülümsemeye başladı. “10 yıl sonra senin eline silah verip benim karşıma nasıl dikecekler ufaklık ?” dedi sessizce…
Ayağa kalktı ve el sallayıp uzaklaşmaya başladı, aracına döndüğünde Yusuf’un dışarıda beklediğini gördü, koşarak kapısını açarken adamın yüzü bembeyazdı.
Yerine oturdu, araç yola koyulurken fakültedeki arkadaşlarını düşündü, Hasan’a “Bana Kürtçe öğret!” dediğindeki şaşkınlığını hatırladı, gülümsedi…
Yusuf'a dönüp, "Zıkê zaroka tıjieye lê zımanê wan nagere" (Çocukların karınları söz doludur da çıkmak bilmez) dedi... Yusuf şaşkındı, bugüne dek onun gibi davrananı görmemişti... Her iki dilde de ne diyeceğini bilemediğinden, dikkatini yola kesti...
Özden, dudaklarının arasından “Eger xêr bê welatekiwê bıgihije hem, cihê welât” ( Eğer bir ülkeye iyilik gelirse, her yanına ulaşır) diye mırıldandı.
Yusuf ise dikiz aynasından sarı saçları omuzlarına dağılmış dalgın dalgın yolu izleyen genç kıza bakıyor; bir yandan da büyükannesinin lafını hatırlıyordu;
“Şêr şêre; çı jine mêre…” (Aslan aslandır, ha dişisi ha erkeği.)

0 yorum: