16 Eylül 2009 Çarşamba

Raslantı (5.Bölüm)



Refik'le çekingen başlayan sohbetleri iyice açılmış, birbirlerine ilk isimleriyle hitap eder olmuşlardı. Teklifsiz ziyaretler, üniversite yıllarından anılar...

Bir akşam odasının kapısı vuruldu yine, Refik başını uzattı kapının ardından...

"Savcı Hanım, lamı cimi yok, seni kaçırıyorum bu akşam."
Yine bir muziplik peşindeydi belli. Ankara'nın afacan çocuğu gülümsemesi vardı yüzünde.
"Hayırdır, nöbetin yok mu senin bu gece?" diye soru Özden masasından kalkarken,
"Yok" dedi Refik, "Gölbaşı'nda kar altında piknik yapmadın mı hiç?"
"Yaptım elbette" dedi Özden, arkadaşlarıyla doluşup arabalara, mangalları kaptıkları gibi soluğu su kenarında alırlardı, ya Bayındır, ya Çubuk ya Gölbaşı... Fark etmezdi onlar için...

"Tamam işte, mangal var, et var, kömür var; kısılıp kaldın burada, itiraz yok, kalk gidiyoruz."

"Tamam" dedi, silahını kılıfına yerleştirdi, çantasını da aldı ama son anda giysilerini düşündü, takım elbisesinin ne kadar uygun olduğunu sorar bakışlarla baktı Refik'e.

"Ne oldu, akşama uygun abiyem yok deme bana." dedi Refik, tam günündeydi yine.
Başını salladı gülerken genç kız, "Tamam tamam" dedi, "Sana laf söylenmez"

Refik'in Toyota'sına atladılar. Son sürat gitmeye başladılar. Yolda teyibe koydukları Ege havalarına eşlik ederken nerede olduklarını, kim olduklarını unutmuş, Ankara'lı iki genç olmuşlardı tekrar...

Ağaçlarla kaplı, gürül gürül akan bir çayın yanına çekti arabayı Refik,
"İşte geldik" dedi.
Nemli toprak kokusu, Ankara'da ancak yağmurdan sonra zar-zor duyulurdu, burada iliklerine kadar işliyordu Özden'in... Gözlerini kapatıp derin derin nefes aldı...

Refik onu gülerek izliyordu, "Senin geleceğini haber verdiklerinde 30'unu aşmış bir kız kurusu bekliyordum" dedi.
"30'unu aşmamış bir kız kurusuna rastladın" diye cevap verdi Özden gülerek, artık birbirlerinin şakalarına alışmışlardı. Bu şehrin çetin şartları insanları birbirine giderek yakınlaştırıyordu. Her gün aynı yüzleri görmek, ortak kaygıları paylaşmak, aynı gemide oldukları hissini veriyordu onlara...

"Sen misafirsin" dedi oranın şivesiyle Refik ve onu sermiş olduğu battaniyeye oturttu... Mangalı yakmış, etleri hazırlamıştı. Yanına yerleşti usulca...

"Hiçbirşeyden yakınmadın, öyle çabuk alıştın ki buraya... Oysa ben ilk geldiğim zamanları düşünüyorum da" dedi "Sıkıntıdan, stresten ne yapacağımı şaşırmıştım; öyle ki çatışma çıksa da oyalansam dediğim çok gece oldu"

"Bir beklentiyle gelmedim buraya" dedi Özden, "İnsan hayal kurmayınca, kırıklığı da olmuyor" dedi beklenmedik bir içtenlikle. Sonra istemediği birşeyleri ağzından kaçırmış gibi mangala döndü, "Hadi ama, açlıktan midem zil çalıyor, pişmedi mi daha ?" dedi.

Refik hiç bozuntuya vermeden şef aşçı rolüne büründü, buraya geldiğinden beri neredeyse hiç doğru düzgün bir akşam yemeği yemediğini fark etmişti Özden'in. O yüzden üstüne varmadan onun en azından bu akşam bolca yemesi için uğraşıyor, "Darılırım bak!" diye diye yemek yemesini sağlıyordu. Neşe içerisinde bitirdiler yemeklerini, mangalda pişen çaydan yudumladılar manzaraya karşı...

Uzun zamandır sessiz kaldıklarını fark etti Özden; o her halden anlayan insanların bakışlarıyla;

"Adı ne?" diye açıktan sordu; belli ki Refik'in de anlatmaya ihtiyacı vardı,
"Şenay" dedi fısıltıyla, aşık bir adamın sevdiğinin ismini dua niyetine söylemesi gibi tekrar etti... "Adı Şenay"

"Sınıf öğretmeni mi?" dedi Özden,
Bu kez şaşırdı Refik, hiç bahsetmemişti ona Şenay'dan, "Nereden anladın ?" dedi soran gözlerle.

"Ne zaman bir köy okulunun yanından geçsek, dalıp gidiyorsun; ilkokulu özlemediğine göre..." dedi şakaya vurdurarak...

"Tayinim çıktığında Eskişehir'deydim, evlenelim dedim, beklemek istedi; haklı, buralarda hayat zor olabilirdi onun için"
"Göz görmeyince..." diye devam etti Özden, onun düşündüklerini dile dökerek.
"Evet, sanırım o da öyle düşündü; ama benim tahammülüm kalmadı, izne gidince en azından bir nişan yapsak diyorum" diye sanki fikrini almak istercesine döküldü cümleler.

"Ben bu işlerden pek anlamam inan bana Refik" dedi Özden, "Ama bir bildiği vardır elbet öğretmen hanımın, oluruna bırakmak lazım bence..."

"Haklısın, ama böyle uzaktan uzağa öyle zor ki... Neyse bir izne gideyim"
"Su akar yatağını bulur" dedi suya bakarak Özden...

Toparlandılar, hava kararmıştı tekrar yola koyulduklarında, az evvel konuştukları konuyu kapatmış; yine birbirlerine neşeli neşeli takılıyorlardı... Ama arabadan gelen bir ses bir anda keyiflerini kaçırdı...

Birbirlerine baktılar aniden, arabadan inen Refik etrafına baktı, usulca bir küfür çıktı dudaklarından, "Sen araçta kal" dedi olanca ciddiyetiyle;

"Tabii, bütün gösteriyi sana bırakayım öyle mi?" diye gülümsedi Özden, havayı dağıtmak istercesine. Etrafları bomboş ve karanlık araziydi, ayarlasalar böyle berbat bir yerde yolda kalamazlardı... Gece, ne kadar sinsi bir düşmandı...

Refleksif bir şekilde kaputun kapağını açtı Refik, ama eğildiğinde yüz ifadesinden bir şey anlamak mümkün değildi. Özden de etrafına bakınıyor, neler yapabileceklerini düşünüyordu... Hava soğumaya başlamıştı, telefonlarını yokladılar, sinyal yoktu...

"Bir bu eksikti" dedi Refik, telefondan başını kaldırıp...

Sessizce neler yapabileceklerini düşündüler...
Şakayla karışık "Ölmekten korkuyor musun yoksa?" dedi Refik...
Yine aynı ses tonuyla "Yok, tok karna ölmek gibisi olmaz." diye cevapladı onu Özden.

Aradan bir zaman geçtikten sonra, "Ölmekten korkmuyorum, nedense hiç yatağımda öleceğimi düşünmedim... Ben varsam bir katilim de vardır diye düşündüm hep... Ama neyden korkuyorum biliyor musun?" dedi.
"Neyden korkuyorsun?"
"Katilimi görmek isterdim... Arkadan vurulmak istemiyorum" diye itiraf etti Özden içtenlikle...

Refik tam cevap verecekti ki uzaktan gelen bir aracın önce sesini sonra ışıklarını gördüler, büyük siyah bir minibüs yolda ilerliyordu... Bu saatte buradan hayra araç geçmeyeceğini tahmin eden iki kişi anlaşmışlar gibi arabanın arkasına geçtiler. Silahını çıkarırken Refik'in soran gözlerle baktığını gören Özden, "Boş silahla yola çıkacak değilim ya, 14 +1, işine bak sen !" diye cevapladı, silahının emniyetini kaldırdı usulca ve beklemeye başladı...

Refik de aynı şekilde davranmış, elinde silahı, bir yandan yola bir yandan arkalarına bakıyor; ihtimalleri hesaplıyordu. Arkalarına saklanabilecekleri yegane şey yine arabaydı, yoksa düz arazide, bu ay ışığında gayet açık hedef olacaklardı. Yaklaşan araca baktıklarında kalabalık olduklarını gördü hayal-meyal, neler yapabileceğini düşündü. Yükselen adrenalinin ağzında bıraktığı buruk tadı hissetti.

Hayatının bir film şeridi gibi geçmesini beklemiyordu zaten; böyle pis bir yerde ölmeyi istemediğini de fark etti.. Birşeylerin hep eksik kalacağı duygusu içini kemirmeye başlamıştı Refik'in, ne durumda diye yanındaki kıza baktı usulca, onun da sessizce yola baktığını gördü, ama neler düşündüğünü kestiremiyordu...

Araç yaklaştıkça müzik sesleri duymaya başladılar, ama alışılmadık bir biçimde yükselen müziğin yörede sıkça duyulan kürtçe marşlara benzemediğini fark ettiler... Birbirlerine bakarken zihinlerinde çalan müziğin ne olduğunu anlamaya çalışıyorlardı.

Ve sonra aynı anda fark ettiler... Çalan meşhur bir mehter marşıydı... Yanlarında duran araçtan inenlerden biri plakayı tanımış, "Refik Üstteğmen hayrola?" diye onlara seslenmişti.

Yaklaşan araçtakiler Polis Özel Harekatçılarıydı,görev yerilerinden dönerken coşmuş, teybin sesini açmışlardı...

Refik'le Özden gülmeye başladılar aynı anda...Silahlarını kılıflarına sokarken az önceki ruh hallerinden sıyrılmış, bir kahkaha krizine tutulmuşlardı.

Gökyüzüne baktı Özden bir an; buralarda hayat pamuk ipliğine bağlı ve ne tatlıydı...

2 yorum:

rehnüma dedi ki...

ya dostum bu nasıl yazıdır anlamadım
"buralarda hayat pamuk ipliğine bağlı ve ne tatlıydı..." öylemiydi gerçekten tatlımıydı ?bilmem ama senin yazın benim için çok tatlıydı

mütereddit ruh dedi ki...

Senin yorumun da benim için...