
Trenin ağır aksak ilerleyişinin bir ninni gibi geleceğini düşünse de yanıldı; uyuyamayacaktı... Müzikçalarının sesini açtı bunun üzerine… Bütün gece sürecek bir iç hesaplaşmanın ilk sinyalleri geldi. Kucağındaki kitaba baktı bir müddet, sonra gözlerini kapattı; zihninin en kuytularına kaldırdığı onlarca dosyayı çağırdı tekrar.
Başladı, yıkıldığı andan başladı…
Aşık olmanın en kötü yanı budur, "kendini incinebilir kılmak" yani öyle ki, tüm zırhlarından soyunur; gardını düşürür, olduğun gibi kalırsın... İsteyerek ve bilerek hem de, kılıcını teslim edersin... Zayıflıkların, ihtiyaçların, korkuların, hepsiyle başbaşa kalırsın; aşk insanın diğer duygularını keskinleştiren bir duygudur bu yüzden... En son incindiğinde de böyleydi. En son ne zaman incinmişti?
Keskin bir ayrılık çizgisi çizilmemişti hayatlarında, belki en acısı da buydu, ne zaman bittiğini de bilmiyordu. Ondan bir karar vermesini istemişti, ikisi de önlerindeki yıl mezun olacaklardı, kendilerine yeni bir hayat kurabilirlerdi. Ya da Özden öyle düşünüyordu. Aradan uzun zaman geçti, karar vermesinin zor olduğunu bilip anlayışla karşılamıştı sevdiği adamı; ama döndüğünde durumun öyle olmadığını görüyordu; Haluk ona bambaşka çözüm önerileriyle gelmişti; müzakereler, orta yollar, ama'lar, belki'ler, keşke'ler vardı... Ama "evet" yoktu. O gün en büyük kavgalarını yaptılar, uzaktan bakanlar parkın ortasında bir kızın genç bir adamı tutup sarsarak "Yüzüme bak" diye bağırmasını izliyorlardı. "Yüzüme bak, cevap ver, cevap ver!!" haykırışlarının sonunda cevabın kocaman bir sessizlik olduğunun farkındaydı bu kez "Beni bırakma" döküldü dudaklarından. Çok anlamsız, çok sıradan, çok can yakıcı, çok acıtan bir "Beni bırakma"...
Bu Haluk'u kendi isteğiyle son görüşü oldu...
Etrafındakiler toplamaya hazır bir şekilde dağılmasını bekliyorlardı. İnkar, isyan, suçlama, kabullenme, yas... Bazıları döke saça yaşar acılarını, ağlar, bağırır, öfkelenir, depresyona girer, çikolota krizleri geçirir, kız arkadaşlarıyla toplanır aşk filmleri izler, kısacası yüzeye çıkacak gücü bulmak için dibe vurur... Hiçbir duygusunu gizlemeyen bu kızdan da beklenen oydu...
Ama bu kez olmadı, hiçbirini yaşamadı, bir ölünün ardından yas tutmayı yasaklayan zihnine bir adamın ardından yas tutmayı da yasaklıyordu. Ne abartılı bir neşe ne de çöküntü, ona bakanlar ürkütücü bir boşluktan başka bir şey görmediler ve bir zaman uçuruma bakmaktan ürker gibi gözlerine bakmadılar.
Zamanla azaldı elbette, yine muzip ışıltılarla gözleri parlıyor, yine ateşli tartışmalarda dudakları alev alıyordu, yine sonbaharda yerdeki yapraklara şefkatle dokunuyordu. Sanki kendi görmezse kimse görmeyecekmiş gibi kanayan yerlerine bakmıyordu.
Sessizce eve gittiğini hatırlıyordu o güne dair, bir şey olmamış gibi odasına çıktığını, etrafına baktığını, sessiz bir törenle topladığını, resimler, notlar, çiçekler, kitaplar, hepsini ağır ağır topladı ve arka bahçeye çıktı, bir çukurun içinde, sessizce çıtırtılarla yanmasını izledi, ne tesadüftür ki hiç kimse ölüsünü yakan bu kıza rastlamadı, yoksa gözlerinden akan bir kaç damla yaşa şahit olarak bu törenin mahremiyetini bozabilirlerdi...
Kendisine yas tutabileceği bir kaç parça ayırdığını hissettmişti derinden, bir zincirin ucunda sade bir yüzük ve başucunda yıpranmış bir kitap "Haluk'un Amentüsü"... Şimdi bavulunda, defalarca yanına alıp almamayı düşündüğü ve bir elinin diğerinden kaçırırcasına bavuluna attığı kitabı hatırladı...
Herkesin sessiz bir anlaşma içerisinde ona nekahat dönemindeki bir hastaya davranır gibi davrandığını hissediyordu, kendi de öyle yapıyordu, bir mayınla kolunu, bacağını, ya da bir başka uzvunu kaybeden birinin yaptığı gibi "kalanlarıyla yaşamayı öğreniyordu"...
Ve unuttular, saygı dolu bir nezaketle kimse ikisinden bahsetmedi önce, sonra hatırlarına gelmedi... ve onlar da unuttuğuna inandılar... Taa ki sakince onlara kararını bildirene kadar... Tayin olabileceği ilk gün Ankara'dan ayrılmayı kafasına koymuştu ve tayinini istemişti, kimsenin istemediği şehirlere hem de... Neler yoktu ki listesinde, Şırnak, Hakkari, Batman...
"Delirdin mi sen?!" haberi alanların ilk tepkisi bu oldu, onu yakından tanıyanlar daha sessiz karşıladılar bu haberi... Annesi sessizce kabullendi ve alıştırdı kendini... "Orası da vatan toprağı, gidecek elbette" dedi soranlara...
Herkesle vedalaştı, yersiz şakalaşmalar gergin gülümsemeler, aniden kesilen sohbetlerle geçti son birkaç gün…
"Delirdin mi sen?!" haberi alanların ilk tepkisi bu oldu, onu yakından tanıyanlar daha sessiz karşıladılar bu haberi... Annesi sessizce kabullendi ve alıştırdı kendini... "Orası da vatan toprağı, gidecek elbette" dedi soranlara...
Herkesle vedalaştı, yersiz şakalaşmalar gergin gülümsemeler, aniden kesilen sohbetlerle geçti son birkaç gün…
Canının ne kadar yandığını anlamak, hasar tespiti yapmak için bu geceyi seçmesi daha garipti. Demek ki o Ankara'yı bırakmış olsa da Özden Ankara'dan gitmedikçe, bu hatırlarını en kuytu köşelerinde özenle saklayan ve ummadığı zamanlarda ayaklarına dolaştıran şehirden gitmedikçe hakiki bir veda edememişti sevgisine...
Çok soğuk bir gecede babasını kaybedişini hatırladı, ellerine sarılıp çoktan ölmüş bir adama "beni bırakma" deyişini hatırladı, çoktan gitmiş bir sevgiliye "beni bırakma" deyişini hatırladı... Çok acı bir gülümseme dondu dudaklarında, tüm erkeklerimin beni bırakmış olması ne ironik diye düşündü...
Tren Van'da kalan yolcularını indirirken o da indi ağır ağır, şimdi hayatında yeni bir sayfayı açması ve şehrine giden otobüsü bulup aktarma yapması gerekiyordu...
Derin derin derin nefes aldı ve etrafına baktı; birbirlerine tamamen yabancı oldukları bir şehre merhaba demek ve topraklarında kaybolmak ne muhteşem bir lükstü...

2 yorum:
Bana bunu yapma tatlım .Okurken zevkten dört köşe oluyorum.Yanlış anlama sadist değilim.Kızın üzüntüsünden zevk fln almıyorum. Herşey edebiyat aşkına
Yorum Gönder