
Aklını toplamaya çalıştı önce, belki de rüya görüyordur diye düşündü... Ama yaklaşınca yükselen o tatlımsı, keskin koku şüpheye yer bırakmadı... Kan...
Kapının yanındaki küçük pencereden başını uzattığında hiçkimsenin olmadığını gördü. Yine de hafifçe kapıyı araladı ve dışarıyı tedbirlice kolaçan etti... Sonra ayaklarının dibinde gördü onu...
Kesilmiş bir köpek başını....
Hayvanın korkudan gözleri irileşmiş, dili dışarıya doğru sarkmıştı. Henüz kokmaya başlamamıştı. Ve boynu olduğunu tahmin ettiği yerden hala kan sızdığına göre kısa zaman önce bırakılmış olmalıydı.
Tiksintiyle yüzünü buruşturdu. Telefondan kapıyı aradı, uykulu bir ses cevapladı onu. Polis memurunu sesinden tanımıştı. "İbrahim" dedi, "Sen kaçta geldin?"
"Sabah 6'da geldim efendim" dedi adam kendini toparlayarak.
"Sen geldiğinde buralarda kimseyi gördün mü?" "Hayır efendim" dedi adam bir kaç saniye düşündükten sonra.
"Neyse, kapımın önünde bir... bir sorun var, ben kalamayacağım, halletsinler..." dedi ve cevabı beklemeden hayvanın başının üstünden atlayarak yürüdü.
Daha fazla kalırsa ağzına lokma koymamış olduğu halde kusacağını biliyordu.
İşyerine geldiğinde henüz haberin buraya ulaşmamış olduğunu gördü, rahatladı. Beşir'e kantinden tost ve çay istediğini söyledi. Midesini bastırmasının başka yolu yoktu. Hem de önünde uzanan bu uzun gün, çetin geçeceğe benziyordu.
İlk ziyaretçisi emniyet müdürü oldu... Olayı kısa zamanda haber almış, -aslında daha çok savcının göstereceği tepkiyi merak ettiğinden- hemen gelmişti, "Sayın Valime de haber verdik" dedi her zamanki gibi hızlı hızlı konuşarak, "Nasıl olmuş anlayamadık, nöbet tutuluyor lojmanların önünde sürekli..." diye devam ederken sesi yavaş yavaş bir vızıltıya dönüşmüştü...
Gülümseyerek Gazali'nin yatağına hançer bırakan haşhaşileri düşündü Özden, "O yıllarda bu işler daha nazik hallediliyormuş" dedi içinden; sonra karşısında oturan adama bakarak; "Fazla uğraşmayın, bizim bir köpek başından daha ciddi sorunlarımız var" dedi. "Ama Sayın Savcım, bunun bir gözdağı olduğu açık, özellikle de dün ve daha önceki gün yaşananlar göz önünde bulundurulursa..."; "Varsayalım ki soruşturma başlattık, aradık taradık... Kimi bulmayı bekliyorsunuz? Uğraşmayın..." dedi sonra gülümseyerek, "Köpeğin dirisinden de ölüsünden de korktuğum yok; yalnız hayvanın gövdesi bir yerlerdedir muhtemelen; bulunsun, usulunce gömülsün... " diyerek bitirdi sözlerini ve hemen konuyu değiştirdi, Cemre'nin vücudundaki darp izlerinden başlayarak; ailede kimlerin sorgulanması gerektiği üzerinde fikir yürütmeye başladı...
Öğlene doğru artık müdür çoktan gitmiş, Özden de sakinleşmişti ki, odanın kapısı hızlıca vurulduktan sonra Fehmi Albay içeriye girdi. Geçen zaman içerisinde öyle yakın olmuşlardı ki; "Nasıl haber vermezsin, ne yapmış şerefsizler?" dedi hışımla... Bu babacan adamın tavrı gülümsetti o gün ilk kez Özden'i... "Ziyanı yok, daha girişe kilim bile sermemiştim" diye hafifletti konuşmanın gidişatını. "Ya hu, kadın her yerde kadın vesselam..." diyerek gülümsedi Fehmi...
Sonra devam etti "Bu böyle olmaz, sadece şöforle geziyorsun, bir kaç gün en azından dikkat etsen..." Teklif etmeye dili varmasa da anladı Özden, "Ben tedbirliyim merak etmeyin, takdir Allah'tan; hem korktu da korumayla geziyor mu dedirteyim, yapmayın..." dedi. Fehmi Albay bir kaç tavsiyeden sonra, "Bu akşam yemeğe bize gelsen, Ülker de çok özledi, her akşam soruyor" dedi. Gülümsedi Özden, daha fazla kırmak istemedi onu, "Ülker Abla'nın zeytinyağlı dolmasından varsa ne ala, hiç ikiletmem" dedi...
Fehmi Albay çıktığı gibi hızla indi merdivenleri, aracına atladı, pencereden ona bakan Özden de tekrar yerine döndü. Bugün pek birşey yapamayacağını anladı, telefonlar susmak bilmiyordu; kısa zamanda olay yayılmıştı. İki bomba birden, hem ifadesi alının aşiret mensupları hem de kesik bir baş ilin gündemine kısa zamanda düştü. Yine de Özden olayın duyurulmaması talimatını veriyor, yerel basından kimseyle görüşülmemesini istiyordu.
Akşam çökerken odanın kapısı sertçe çalındı yine, "Gir" sesini beklemeden kireç gibi bir yüzle Refik girdi içeriye. "Neler oldu?" dedi. Kısaca özetledi Özden, iki gündür yoktu Refik, operasyondan döner dönmez Fehmi Albay tarafından çağrılmıştı. Durumu öğrenir öğrenmez traş bile olmadan koşmuştu Özden'in yanına...
Özden baktı Refik'e, aleleacele giyilmiş bir kot pantolon, üzerinde uzun kollu bir sweat, ayağında spor ayakkabılar, iki günlük sakal, uykusuz gözler, buna rağmen Ankara'da çok canlar yaktığına emin olduğu bir yüz... Gülümsedi sonra... "Gören de dağdan indin sanar, iyiyim ben, merak etme, hadi git dinlen." dedi. Elini yüzüne götürdü, çenesini sıvazladı, "Akşama görüşürüz" dedi ve cevap bile beklemeden çıktı kapıdan...
Akşam Özden'i almaya geldiğinde biraz daha dinlenmişti, traş olmuş, üzerini değiştirmiş, kan çanağı gözleri beyazlamış, gözbebeklerine eskisi gibi muzip ifadeler yerleşmişti. Olaydan hiç bahsetmeden Fehmi Albay'ın lojmanına doğru yola çıktılar.
Akşam son derece keyifli geçti. Özden bir yandan neşe içinde anlatılan anılara eşlik ediyor, bir yandan da yediği bu güzel yemeklere iltifat ediyordu. Ülker Hanım ona takılarak, "Geldiğinden bu yana çok kilo verdin, annen bize kızacak" dedi. Özden de, "Bir de sürekli et yemekten kilo alırım diye korkuyordu, neyse artık moda kariyerimden endişe etmem gerekmiyor" diye cevap verdi gülerek.
Albay'ın büyük kızı Sevda o sırada Özden Abla'sını inceliyor, narin yüzü, sarı saçları, elmacık kemiklerinin üzerinde bir çift mücevher gibi ışıldayan ela gözleri, ince endamıyla Özden'i zihninde tablolara yerleştiriyordu; İstanbul'da bir kafede arkadaşlarıyla gülerken, belki deniz kenarında yürürken, hatta şaka yaptığı gibi televizyon programında mesela... Ama burada değil... Bir türlü uymuyordu parçalar... Bu sorunun çözümünü başka zamana bıraktı Sevda ve ona okuluna, tatile dair sorulan soruları yanıtlamaya başladı...
Özden her ne kadar rahatlamış olsa da, Yine de ara sıra Ülker Hanımın endişeli bakışlarının üzerinde gezindiğini hissediyor, ona güven veren gözlerle bakıp gülümsüyordu...
İlerleyen saatlerde kahvelerini de içtiler, daha sonra tüm gece son derece terbiyeli davranan Refik'le bakıştılar, kalkmaları gerektiği konusunda hemfikir oldular...
Onları uğurlarken Ülker Hanım birer yemek kabında dolmalarından uzatıyor, "En azından bir iki gün idare eder, inan ki çok zayıf görünüyorsun." diyordu. Özden ellerini tutup sıcak bir şekilde teşekkür etti. O sırada ciddi bir ifadeyle Albay'ın Refik'e birşeyler söylediğini gördü, seslerini duyamıyor ama Refik'in başını salladığını görüyordu.
Beraber merdivenlerden indiler ve arabaya doğru ilerlediler. Özden'in lojmanına doğru ilerlerken yine konuya hiç değinmeksizin arabada çalan şarkılara eşlik ettiler. Arabayı durdurduklarında Özden lojmana doğru baktı ve her yerin temizlenmiş olduğunu gördü. "Her şey için teşekkür ederim" deyip arabadan inecekti ki Refik'in de araçtan inip kapıları kilitlediğini gördü, "Etrafa bir bakayım" diyen Refik'e gülümsedi ve başını salladı...
Lojmanın kapısını açınça çamaşır suyu kokusu karşıladı onları, anlaşılan lekeleri çıkarmak için çok uğraşmışlardı. Zemine bakınca yine de derzlerin arasındaki pembeliği sezip kaşları çatıldı Özden'in... Ayakkabılarını çıkarıp içeri geçen Refik'in tüm odaları kolaşan ettiğini gördü... Sesini çıkarmadı, tüm gün yaşananlardan sonra öyle yorgundu ki, itiraz bile edememişti.
Daha sonra odadaki kanepelerden birine teklifsizce oturdu Refik, ağzındaki baklayı çıkardı. "Fehmi Albay senin için endişeleniyor" dedi. "Dün yaşananlardan sonra aldığı duyumlar hiç de iyi değil"
Özden, "Endişelenecek bir şey yok" diye cevapladı onu. Refik onun bu kayıtsızlığına sinirlense de az sonra söyleyeceği şeye karşı çıkmasını engellemek için sakince konuştu; "Belki sen haklısındır, ama en azından bu gece yalnız kalmasan" dedi.
Özden Refik'e baktı, "Yani?", "Bu gece burada kalabilir miyim? Eğer beni gönderirsen bütün gece uyumayacağım, sabah da erkenden gitmem gerek; bak en azından benim iyiliğim için" diye gerekçelerini sıraladı...
Özden içini çektikten sonra, "Anlaşılan kurtuluş yok, hakkımda çıkacak dedikodulara da aldırmıyorsun; Bu kanepeye o boyla sığamazsın, ama yatağım da çok küçük; sen karar ver" dedi. Refik şaka yaptığını biliyordu, kanepeye baktı ve "Sabah bir komando gibi sessizce ayrılırım" dedi alayla, gerginliğini gizlemeye çalıştı. "Çok daha kötülerinde yattım, hiç sorun değil" dedi.
Yine de saatlerce uyumadılar, Refik'in anılarından açıldı söz. "Hukuk fakültesine geldim kaç kere ama sen o zaman ya birinci sınıftın ya da..." diye hesaplamaya başladı... Özden'in zihnindeki anıları tetikledi söyledikleri, yıllar sonra buraya geleceğini o kıza söyleseler ne derdi kim bilir? Haluk'u son görüşünün üzerinden ne kadar zaman geçmişti? Tüm bu hatıralar ne kadar da gerçeküstüydü şimdi...
Sonra yavaş yavaş Cemre'ye geldi söz, Refik tek kelime etmeden dinliyor, sakince Özden'in biriken zehrini akıtmasını bekliyordu. Duydukları karşısında yüzündeki kaslar geriliyor, yine de bir şey söylememeye gayret ediyordu...
Uykuya dalmadan önce bir kez daha ortalığı kolaçan etti ve uzun boyuna bir kez daha lanet ederken kanepeye sığmaya çalıştı.
Refik'in uykusunu böldü bir ses, anında uyandı ve dikkat kesildi, evin içinden geldiğini fark etti sonra, alelacele giyinip silahını eline aldı ve sesin tekrar gelmesini bekledi. Sonra sesin kaynağının Özden'in odası olduğunu fark etti... Odaya yaklaşırken seslerin konuşmalara, sayıklamalara döndüğünü anladı. Özden uykusunda konuşuyor, bir sürü isimden bahsediyor, arada bir yalvarırcasına "Beni bırakma" diyordu; kesik kesik sesli soluklar almaya başlamıştı. Başucundaki lambayı yaktı Refik, genç kız kabus görüyor olmalıydı...
Hafifçe ismini seslendi. İşe yaramayınca omzuna dokundu ve onu uyandırdı. Şaşkınlıkla bakan gözlerine gülümsedi ve "Kabus görüyordun, ben de sesine uyandım" dedi. Özden'in odaya bakındığını gördü, elindeki eklemler beyazlamış, yüzü ise kireç rengine dönmüştü adeta... Mutfağa gitti Refik ve bir bardak suyla döndü, Özden'in onu içmesini seyrettikten sonra yatağın kenarına kıvrıldı... Hala nefes alış verişlerinin düzenli olmadığını görüyordu. İtiraz etmemesini umarak ayaklarını uzattı yatağa ve onu kollarına aldı, saçlarını okşarken mırıltılarının arasında "Refik, hep senin gibi bir ağabeyim olsun isterdim" dediğini duydu... "Ben senin gibi bir kardeşle ne yapardım bilmiyorum, buradayım, uyu hadi." diye cevap verdi ona ve gözlerini tavana dikti...
Kollarının arasındaki bu kızı herşeyden korurdu da Özden'in kendisinden nasıl koruyacaktı?

0 yorum:
Yorum Gönder