
Bir hafta nasıl hızlı akmıştı... Havaalanında onu bekleyenlerle kucaklaştığı anların üzerinden yedi gün geçmiş, şimdi uğurlanma vakti gelmişti...
Neredeyse hiç uyumadı Ankara'da, kimseden bir anı bile esirgemek istemiyordu. Annesi en sevdiği yemeklerle donatmıştı sofrayı hep, arkadaşları onun gelişinden itibaren bir an bile durmamış, günlerini doldurmuştu...
Ankara, onu terk etmesine hiç darılmamış gibi kucaklamıştı Özden'i... Yokluğunda şehir durmaksızın akmaya devam etmiş, kendi temposuna uygun adımlarla yürüyen insanları ağırlamıştı...
Odasına girer girmez o eski, tanıdık koku karşıladı onu... Çiçekleri açmış, bazıları yaprak dökmüştü... Kitapları bir sıra halinde raftaydı yine; mezuniyet fotoğrafı göz kırpıyordu ona... Sanki bir akşam önce gitmiş gibi, sanki bu akşam dönecekmiş gibi... Annesi, "Kıyamadım bozmaya bir tanem" dedi, gözyaşları arasında gülümsüyordu...
"Ne kadar zayıflamışsın" diye incelemeye başladı Özden'i, "Sen kısa zamanda eski formuma kavuşturursun beni" diye sarıldı Özden, küçükken kucağında hiç kimsenin onu incitemeyeceğine inandığı annesine tutundu sıkıca...
Akşam arkadaşlarının davet ettiği lokantaya gitti, kalabalığın onu karşılamasından duygulandı Özden; herkesle kucaklaşırken uzaktan bakan bir çift gözün sahibi çekingen bir sesle, "Bize darıldın mı?" dedi yaklaşıp... Kaşları çatıldı bir anda genç kızın "Size nasıl darılırım Halit? Neden darılacakmışım?"
İsmini söylemekten çekiniyormuş gibi "Haluk'un düğününe gittik diye..." deyince "Tam da sırasıydı" diye bakan Sema'nın gözlerini gördü Halit; sustu...
Düğünü de biliyordu Özden, kızı da hatırlıyordu, hayal-meyal... Haluk'un çevresinden; iletişim mezunu, esmer, güzel bir kızdı, babasının şirketlerinden birinde stajerdi... İhanetin buruk tadını dudaklarında hissetti... Halit'e hiç darılmamıştı Özden... İçtenlikle sarıldı arkadaşının ellerine...
"En iyi arkadaşının en mutlu gününde yanında olduğun için sana darılacağımı nereden çıkardın Halit?" dedi, "Asıl böyle çocukça bir nedenden dolayı orada olmasaydın, o zaman darılırdım sana, hiç mi tanımadın beni?" diye ekledi onu rahatlatmak için... Bu an, o hafta Haluk'un adının o mecliste geçtiği son an oldu...
Sorular ardarda geliyordu, Özden anlatmamayı tercih etti, ne Cemre'yi, ne yol kenarında onu taşlayan çocukları... İstemediğinden değil, o dünyanın buradan ne kadar farklı olduğunu, anlatacaklarının bir başka diyarın hikayesi olduğunu fark ettiğinden. Arkadaşlarının büyük kısmı stajını tamamlamış; bazıları kendi bürolarını cesurca açmış, bazıları daha deneyimlilerin yanında tecrübe edinmeyi yeğlemişti... Boşanmalar, mal paylaşımları, miras, tapu derken bir girdabın içindelerdi...
Kendisi gibi olanların haberlerini alıyordu ancak Ankara müdavimlerinden, hakimler, savcılar, atananlar, kalanlar...
Buraya nasıl yabancı kalmıştı Özden... Sanki başka bir dili konuşuyordu... Özgür'ün yanındaki kızın son aldığı eteği bir başkasının üzerinde görmesini dünyanın sonu gibi anlatışı nasıl garip geliyordu Özden'e... Gerçi hakkını yememek lazım, Özden bunu hiç bir zaman anlayamamıştı...
Kitapları çok özlemişti, orada internetten sipariş etse de burada hepsini tek tek inceleyerek almayı, Adil Han'daki sahafları gezmeyi, o eski kitap kokusunu çekmeyi çok özlemişti...
Yüksel Caddesi'nde yola bakan simit kafelerden birinde hasır taburenin üzerinde oturup çay içerken, cep telefonundan Refik'in numarasını tuşladı, "Üstteğmenim neredeyim, ne yapıyorum tahmin et" dedi, "New Castle'dasın, viskini yudumluyorsun" diye cevap verdi Refik; "Tam üstüne bastın" dedi Özden, bu çocuk hiç değişmeyecek diye düşündü yüzüne yayılan gülümsemenin ışığında; "Yüksel Caddesi'ndeyim" dedi, "Ve bu bardak çayı senin için içmeye karar verdim"; "İyice gez, dolaş, dinlen, benim için de bak Ankara'ya güzelce" dedi Refik, "İhtiyacın var" diye ekledi. "Bir isteğin var mı Refik? Bir kaç güne oradayım"; "Güneş topla benim için" diye cevapladı Refik, ve görüşmek üzere kapattılar telefonu...
Gelmeden önceki son akşam annesiyle balkonda kahvelerini içiyorlardı; neredeyse her akşam bir ritüel halini almıştı bu kahveler Özden Ankara'dayken. Eskiden dünyanın merkezinde Ankara, Ankara'nın kalbinde de o ve sevdikleri vardı... Gerisi de vardı elbette ama birer silüetten ibarettiler, uzun yol hikayesiydiler, işte orada biryerdeydiler, kanları akıyordu elbette ama Özden'in ellerine bulaşmamıştı...
Oysa şimdi, başka hikayelere karışmıştı artık, insan ömrünün ne kısa ve bazen ne değersiz olduğunu fark etmişti, kalbinin eksik parçalarını bulmak için çıktığı o yolculukta, ruhunu kaybetmiş insanlarla karşılaşmıştı.
Bunları o söylemeden anlayan annesi "Hayat seni çok erken olgunlaştırdı Özden" dedi, "Babanı çok erken kaybettin", sonra derin bir nefes aldı ve hiç konuşmadıkları bir konuyu açtı... "Seni arka bahçede bulduğum günü hatırlıyorum" dedi, "Gözlerin, gözlerin bir ölüden farksızdı, bir anne için bunun ne demek olduğunu bilemezsin; kaldı ki ben Haluk'u nasıl severdim, seni sevdiğini, sana saygı duyduğunu bilmek beni çok mutlu ederdi... Bu kapıdan neşe içinde girdiğin günleri hatırlıyorum, sana ilk kez seni seviyorum dediği günü hatırlıyorum, ilk randevunu, her seferinde seninle beraber telefonun çalmasını ben de beklerdim, sana hissettirmeden... Seni istemeye geleceklerini beklerdim bir zamanlar, sonra sen onun bir başkasıyla evlendiğini söyledin... Senin tüm heyecanlarını kendi kalbimde hissettim... Ve tüm acını da... Her ne kadar seni belli değerlerle büyüttüğüm için, dürüstlüğü senin lugatında en başa koyduğum için kendimle gurur duysam da seni bu denli zor bir tercihe itenin de aynı nedenler olduğunu bilmek son derece yaktı canımı... Senden özür dilemek istedim bazen... Sana gözlerini kapat ve onun yanında ol demek istedim bazen... Elimden hiçbirşey gelmedi kızım" dedi... Gözyaşları akmaya başladı şefkatli gözlerinden...
"Bazı hatalar var ki, yaşamadan öğrenilmiyor; bazı yaralar var ki sonuna dek kanamadan kapanmıyor anne... Ben... Ben çok sevdim, evet... Çok da sevildim, kendi ölçülerinde sevildim muhakkak... Onun sevgisini yalan saymak benim kendime olan saygımı azaltacaktır... Bir gün bu lafı söyleyeceğimi hiç düşünmesem de, ayrı dünyaların insanlarıydık anne, ben kaybedeceğim başından belli olan bir savaşa kazanmak için girdim, hepsi bu... Ne olur artık üzülme, pişman değilim... Bugün içtenlikle itiraf edebilirim ki Haluk'a aşık olduğum için, onunla sevgili olduğum için pişman değilim. Bugün o, bir başkasıyla evli, inan bana onun için sadece iyi dilekler taşıyorum içimde, başka türlüsü nasıl mümkün olsun, bir zamanlar kendi canımdan çok sevdiğim bir insana nasıl gözümü kırpmadan nefret duyabilirim, mümkün değil... Onun hayatında var olamazdım, o holdinglerin, kirli işlerin, onaylamadığım hayatların içinde de varolamazdım, bunu herşeyden evvel ona yapamazdım... O hayatta ben, onun sevdiği ben olamazdım... Bir kumar oynadım, ya onlar ya ben dedim ve kaybettim, inan ki hiç bir seçimimden dolayı pişman değilim... Üzüntüyle söyleyebilirim ki, ben sevdiğim adamı yanlış tanımışım ya da aşkıma fazla güvenmişim, herşeye sırtını dönmesine yeter sanmışım, yanıldım... Diğer taraftan düşünürsek, ben nasıl bir insanmışım ki onda bu izlenimi yaratmışım; benim ideallerim bir heves, benim doğrularım gelip-geçici görünmüş onun gözünde... Bir tek buna üzülüyorum... Gittim, çünkü insanlara olan güvenimi kaybettim, Haluk benim son kalemdi, yıkıldı... Ben kendimi kaybetmemek için gittim" dedi Ve çok sevdiği bir rubaiyle gülümsedi annesine, Hayyam'la...
"Gönül her daim sevdiğinin kapısında ol
Her istediğini onda ara onda bul
Aşk tavlasında hileye kaçma kalleşçe
Koy canını ortaya, soyulursan soyul"
Gülüşlerini, güvenlerini tazelediler anne-kız, ve Özden oradaki hayatını anlatmaya başladı, en neşeli anları seçmeye özen göstererek... Kendisine aile olan insanları, onların hayatlarını... Annesini rahatlatmaya çalıştı ve sabahın ilk saatlerine dek süren o sohbette kendine ve hayatına Ankara'nın ışığında bir kez daha uzaktan baktı...
Bir hafta sonra yine aynı yerde, havaalanında onlara el sallıyordu, gözyaşları, kendine iyi bak sesleri arasında geri dönüyordu Özden... Ardında bıraktığı Ankara'dan ellerine biraz neşe, biraz keder, biraz umut, çokça hasret bulaşmıştı...
Refik'in sözleri geldi aklına, ne istediğini sorduğunda "Güneş topla benim için" demişti... Oysa güneşi özlemişti Özden, o şehrin güneşini... Buralarda ancak yalancı neonlar vardı, hakiki ışık, doğudan yükseliyordu...

2 yorum:
Çok güzel yazılar, cümleler.bağımlı olmaktan korkuyorum .Hafta sonuna bırakmaya çalışıyorum ama ....Yani anlayacağın okumamak için çaba sarf ediyorum
Bağlanmaktan korkma... Ama hafta sonu da burada olacaklar, merak etme... Teşekkür ederim...
Yorum Gönder