17 Eylül 2009 Perşembe

Cemre toprağa düştü (6.Bölüm)

“Es Salatu Ve's-Selamu Aleyke Ya Rasulallah!

Es Salatu Ve's-Selamu Aleyke Ya Habiballah!”

Bugün Cuma değildi. Bu kavurucu öğle sıcağında insanların üzerine bir gazap yağmuru gibi inen, peygamberlerine ve mahlukata salat ve selam da değildi… Bu okunan, İsrafil’in suru değilse de Özden’in kulaklarında bir cinnettin yankısıydı…

Okunan bir ölünün selası … Anlaşılmayan seslerle devam eden anonstaki isim, adı gibi toprağa baharın ilk zamanı düşen gencecik bir kız, Cemre…

Özden’in ateşle imtihanı Cemre, tırnaklarıyla kanattığı avuçlarıydı Cemre… Bir ipin ucunda sallanan narin bir beden Cemre… İnsanoğlunun günahlarını sığdırdığı kefen Cemre… Kuruyan gözyaşı, akmayan kan Cemre… 14 yıllık ömrünü geride bırakıp ölüme giden Cemre...

Penceresinden bakarken usulca, öfkenin yorduğu yüzünü gördü Özden. Gözlerinin bilenen bir çelik gibi ışıldadığını, onu ayakta tutanın da bu öfke olduğunu hissetti…

Köydeki öğretmenlerden birisi şikayette bulunmuştu. Kızın ne zamandır okula gelmediğini fark etmiş, arkadaşlarından soruşturmuş, ailesi tarafından alıkonulduğunu düşünmüştü.

Olay yerine gidildiğinde genç kızın ahırda hayvanlarla ilgilendiği beyan edilmiş, daha sonra kızcağız içeriye çağrılmış, kendisi de bir sorun olmadığını teyid edince olay kapatılmıştı. Kısaca hikaye böyleydi...


Ancak öğretmen ikna olmamış, kendisini telefonla aramıştı;

“Bakın, bu kızın iki hafta evvel ahırdaki bağırışlarını duydum ben” diyordu, çaresizlik içerisindeydi, kim bilir bu ellerinden kayıp giden kaçıncı evlattı.

Özden elinden geleni yapacağını söyleyip telefonu kapatmıştı. Ama sonra, gelen bir başka telefonla çok geç kaldığını anladı… Cemre, sabaha karşı ineklere bakmaya çıkan yengesi tarafından ahırda kendisini asmış şekilde bulunmuştu.

Olayın iç yüzünü öğrenmek istediğinde genç kızın tecavüze uğradığını, ancak tecavüz zanlısının bulunamadığını ve -tabii ki- olayın hiçbir şekilde adli makamlara yansıtılmadığını öğrendi. Aile içinde işlenen bu büyük “günahın” sorumlusu bulunmuş, genç kızın bir de “ağabeylerinin” elini kana bulamaması için “en azından bu konuda bir yüreklilik gösterip” kendisini asması istenmişti…

Şimdi morgda, Özden’in isteğiyle otopsisi yapılmış genç kızın, naaşının başındaydı; sonucu okurken boğazından acı dolu bir zehrin akıtıldığını hissetti, Cemre hamileydi, anlaşılan aile, iki günahı birden temizlemek(!) istemişti…

Olay yerinin taslaklarını inceledi Özden, genç kızın narin bedeninin, küçük çıplak ayaklarının ahırın kirişinden uzanan bir ipin ucunda nasıl sallandığını düşündü zihninde defalarca, orada yatan genç kızın daha bir çocuk olduğunu, sahip olabileceği yegane bebeğin oyuncak olması gerektiğini düşündü… Ona tecavüz eden hayvanı düşündü… Ona kirlenmiş (!) gözüyle bakan ve hem bebeğini hem onu ölüme mahkum eden bir aileyi, belki amca, belki babayı düşündü…

Dünyada en şerefsiz insanların bile bir şerefli yanı olabileceğine inanarak büyütmüşlerdi onu. Bir kıza, bir su damlasına, Cemre'ye, başına gelecekleri bilerek ona tecavüz edebilen bir adamı, iki masum cana acımadan kıyabilen bir başka adamı, hangi kefeye koyabilirdi?

Cemre’nin bedenindeki darp izlerine baktı, raporda ölüm öncesi olduğu yazmaktaydı… Demek ki kendini asmadan evvel kaç kez dayak yemişti… Ne acılar çekmiş olabileceğini tasavvur etmeye çalıştı… Istırap içinde kaç gece Allah’a yalvardığını hayal etti… Kendisinin ne işe yaradığını sormaya başladı sonra, bir Cemre’yi kurtaramadıysa, Özden’in ne anlamı vardı?

Galiba tam o sırada kaybetti metanetini; bağırıp çağırıyor, elleriyle duvarları yumrukluyordu… Orta yaşlı, babacan adli tıp tabibinin kollarından tuttuğunu hatırladı en son, bir de koltuğa oturttuklarını…

“İyiyim ben” dedi, “Sakın ha sakinleştirici yapmaya kalkışmayın, kendimde olmam lazım.”

Cenazeyi almaya gelen aile büyüklerinin yüzlerine baktı tek tek, her birinin bir ucundan tuttuğu bir iple asılmıştı Cemre… Şimdi ne büyük sukunetle, ne hakla, ne cesaretle gelip bu kızın ölüsüne el sürebilirlerdi?

“Bu iş bitti mi zannediyorsunuz?” dedi sakince Özden, birkaçını anımsadı, bu insanların bir kısmı “hoş geldin” demek için onu makamında ziyaret etmiş, şehrin ileri gelenlerindendi…

“Hiç birinize rahat uyku uyutmayacağım, bu kıza iyi bakın, iyi bakın, çünkü kabuslarınızdan çıkmayacak…” dedi.

Sessizliğe büründü ortalık, ölünün sahibi kim belli değildi adeta, Özden mi, yoksa gelen aşiret mensupları mı? Cemre’nin cansız bedenine artık yapabilecekleri fazla bir şey olmadığını kabul ettirmeye çalıştı Özden kendisine ve tabibe baktıktan sonra sakince yürüdü, kapıyı çarpıp çıktı…

Ailedeki erkekler birbirlerine baktılar, ve en kısa zamanda çözümlenmesi gereken bir meseleleri olduklarını onaylarcasına Özden’in çıktığı kapıya döndüler...

Gece yarısından çok sonra, sürünerek yatağına gitti Özden, ve Allah’a rüyasız bir uyku için yalvardı…

Ertesi sabah, hazırlanıp kapıdan çıkmak üzereyken bir şey dikkatini çekti.

Kapının altından sızan ve giderek yayılan bir leke… Kıpkızıl kan lekesi…

2 yorum:

rehnüma dedi ki...

sıcağında insanların üzerine bir gazap yağmuru gibi inen, peygamberlerine ve mahlukata salat ve selam da değildi… Bu okunan, İsrafil’in suru değilse de Özden’in kulaklarında bir cinnettin yankısıydı…
nasıl bir yazıdır nasıl hoş içine işleyen sen senden alıp götüren bir yazıdır bu?

mütereddit ruh dedi ki...

Teşekkür ederim, içine işleyebildiğimi bilmek çok mutlu etti beni...