27 Eylül 2009 Pazar

Amantes Sunt Amantes (14.Bölüm)


Haluk şimdi baktığı pencereden şehri görebiliyor, akşam yemeğine saatler kala odaya çekildiğinde aklında binbir soru var aslında. Ama bir müddet bekleyebilir hepsi...

Şehrin yüzüne bakıp sokakların hangilerinde "onun" yürüdüğünü merak ediyor, saçma... Meydan bile denemeyecek bir merkez, kaldırımlara sinerek yürüyen insanlar, kavgacı olamayacak kadar yorgun çehreler, mürekkebi insan kanından hikayeler, kapanmaya hazır kepenkler arasında geçen hayatlar...

Bu şehir bir kefaret gibi adeta, düşmeye hazır bir çocuk dişi gibi sallantıda, Haluk'a da meydan okuyor, ama şehir değil, ardındaki dağlar, hatta dağların da ardındakiler...

Buraya gelmeden evvel çok düşündü, son ana dek, kürsüye çıkana dek, temel atılana dek... Neden geldiğini...

"Bir gül bahçesiyse düşün bataklıkta, kurutmama izin ver?" İmkansız... Yapacakları ne kadar içten olursa olsun imkansız...

Sabahki konuşmasına kendi de inanmak istiyor aslında, gerçek bir adım istiyor, kör bir kuyuya taş atmış olmak istemiyor, bu şehrin çamurundan yaratılmış ademlerin yüzünde bir umut olabilir mi yaptıkları? Bilmiyor.


Düşünceleri Özden'de aslında, aklının bir köşesinde, köşesi değil ortasında... Aylar var ki görmedi... Haberini aldı ama yetmedi... Unuttuğunu sandı ama olmadı... Her sabah yanında uyandığı insana haksızlık yaptığını düşündüğü zamanlarda var gücüyle sevmeye çalıştı karısını ama vicdanı onunla da yatışmadı... Kendi cehennemini kendi içinde taşıdı... Bir yarayı kapatmak için başka bir yara açmış olduğunu fark ettiğinde ise artık çok geçti...

Buraya hiç bir şey için gelmedi. Bir kumara bile girmiyor aslında... Pişman bile değil. Bu hikaye başka türlü yazılamazdı, biliyor. Ya Özden olmayacak ya Haluk... Bir arada kalmaları mümkün değildi... Biliyordu, ya da çok geç öğrenmişti...

Buraya geldi... Gelen olmak için... Gören değil... Görmek istiyor mu onu da bilmiyor aslında... Aklında kalan son resim onun kendine sarılmış hali olsa belki de daha mutlu olabilir...

Aynı camiye tuğla ekleyebiliriz, en azından... Bu kadarını yapabilirim... İzin ver...

Tüm bu düşüncelerin akışı bir kapı sesiyle bölündü.
"Efendim müsaitseniz"
"Hayırdır Necip?"
"Bir Üstteğmen var aşağıda... Sizinle görüşmek istiyor"
Bir sorun olabileceğini düşünerek "Hemen geliyorum" dedi ve hızla aşağıya indi.

Karşısında üniformasıyla duran adamı tanımıyordu, ilerledi ve ona elini uzatıp,
"Buyrun, Haluk Aktan" dedi.
"Merhaba, ben Üstteğmen Refik Güney"
"Size nasıl yardımcı olabilirim?"
"Burası pek müsait değil, daha rahat bir yere geçsek?"
"Elbette... Üst katta bana tahsis edilen bir ofis var..."
Başıyla onayladıktan sonra önden Haluk'a yol verdi ve ilerde bekleyen askere orada kalmasını işaret edip hızlı adımlarla takip etti adamı...

Üst kata çıktıklarında bu beklenmedik konuğuna döndü Haluk,
"Birer çay içeriz?"
"Olur tabii"

Telefondan iki çay söyledi önce. Sonra tekrar döndü Refik'e,
"Buyrun, sizin için ne yapabilirim?" dedi profesyonel bir tavırla. Yine de içinde merak kıpırtıları vardı. Az sonra kopacak fırtınadan habersizdi...

"Burada iki nedenden dolayı bulunuyorum... İki ayrı kimlikle karşınızdayım demek daha doğru aslında... İlki, Üstteğmen Refik olarak size teşekkür etmek istedim. Hem bu atılımınız hem de sabahki konuşmanızda bahsettikleriniz nedeniyle..."

Haluk, kısmen de olsa rahatlamıştı, arkasına yaslandı fark etmeden.

O sırada çaylar geldi ve bir müddet sessiz odada çayı karıştırma sesleri yankılandı. Haluk'un ilk yudumundan sonra devam etti Refik,

"Burada çalışan insanları takdir eden konuşmanız ben dahil bir çok meslektaşımı, ve diğer devlet görevlilerini, burada çalışan tüm insanları onore etti... Her ne kadar bunu beklemeden işlerini yapsalar da bunu görmeniz ve göstermeniz büyük incelik..."

"Daha evvel söylediğim gibi, sizin yaptıklarınızın yanında benim söylediklerimin kıymeti yok. Bugün buraya gönül rahatlığıyla yatırımlar yapılabiliyorsa bu çabalar sayesinde..."

Refik, karşısındaki adamın övgülerini hazmetmesini izlemişti. Sonra aynı sakinlikle tane tane devam etti konuşmasına.

"Burada bulunmamın ikinci nedenine gelince... Bu konunun ne burada görev yapmamla ne de giydiğim üniformayla ilgisi yok" dedi ayağa kalkarken, ceketini ve silahını çıkartıp karşısındaki boş koltuğa bıraktı yavaşça ve yerine geçti tekrar.

Haluk'un gözleri şaşkınlıkla açılmıştı, hareketlerine anlam veremiyordu karşısındakinin...

"Şimdi söyleyeceklerimin muhattabının da Aktan Holding'in gelecekteki başkanı ve buraya gelmiş bir işadamı değil, sadece Haluk Aktan olduğunu belirtmek isterim."

Bombanın ilk etkisinin geçmesini beklemeden devam etti...

"Buraya aylar önce bir savcı atandı... Genç, hırslı, çalışkan, gözü kara... Eminim siz onun tüm bu özelliklerini biliyorsunuzdur... Ama onu diğer insanlardan ayıran yönü bunlar değildi sadece... Buraya geldiğinde bir cesetten farksızdı... İlk bakışta sezilmese de...

Mesleğim sebebiyle çok sayıda insan tanıdım... Belki bu nedenle çok derinden yaralandığını kısa sürede fark ettim, bilmiyorum...

Ama biliyordum ki buraya yaralarını sarmaya gelmemişti. Buraya sevdiklerinden uzakta can çekişmeye gelmişti. Belki de içgüdüsel bir tepkiyle...

Buna neyin sebep olduğunu anlamak çok zaman aldı; bir insan bunu kendine bile söyleyemiyorsa başkasına anlatabilir mi? İmkansız... O da böyle yapıyordu zaten...

O zamandan beri düşündüm, tüm bunların sebebi bir gün karşımda olsa ne yaparım diye... Çok değer verdiğiniz bir insanı, bu denli üzen bir şeyin sorumlusu, bir gün karşınıza çıksa ne yapardınız Haluk Bey?"

Tokat yemiş gibiydi Haluk, ne inkar ne de kabul edebiliyordu birşeyleri... Özden'e olanları bir başkasından dinliyordu. Bu acıya uzaktan şahit olan soğukkanlı bir gözlemciden sanki... Çok daha yıkıcı bir etki yarattı onda bu sözler. Bir karttan kulenin en altındaki oyun kartı çekilir gibi...

Yüzündeki ifadeleri izliyordu Refik şimdi, Haluk kendisinin bembeyaz kesildiğini fark etmese de o görüyordu...

Apaçık bir meydan okumayla karşı karşıyaydı... Sözcüklerin hiçbiri ağzından çıkamıyordu. Bir zamanlar kendi gözlerinde göremediği cesarete sahip bir adamı görüyordu.

"Anlıyorum" diyebildi.
"Anladığınızı biliyorum, bir zamanlar ona değer vermiş olduğunuza da inanmak istiyorum... Hatta buraya gelmenizi de anlıyorum... Evet zor ama anlayabiliyorum...

Bugün buradayım. Çünkü bir kez daha üzülecek olursa onu üzen birine neler yapabileceğimi ben bile düşünemiyorum" dedi...

Yanıt beklemeden ayağa kalktı, ceketini giydi, silahını kılıfına koydu. Az önce o sözleri söyleyen o değilmiş gibi elini uzattı, "Çay için teşekkür ederim, fazla kalamayacağım, tekrar şehrimize hoşgeldiniz, umarım memnun kalırsınız" dedi sakin bir şekilde...

"Hoşbulduk" dedi Haluk, karşısındakini bambaşka bir gözle değerlendirirken, "Ziyaretiniz için teşekkür ederim"

Refik gittikten sonra koltuğuna oturup gözlerini kapattı. Az önce odada esen kasırgayı tahlil etmesi zaman alacaktı... Sevdiği kızın bu kadar canını yakmış olduğunu bir kez daha görmenin azabı, ona aşık bir adamı görmenin şoku, onu kendinden bile sakınacak kadar koruyan birilerinin varlığının verdiği garip rahatlama. Hepsi içiçe ve başdöndürücü... Girdap gibi...

Onu seviyorum demedi, onunla beraberiz demedi, bu deliliği yapabilecek birinin ancak aşık bir adam olacağı öyle açık ki, sözlere gerek yok... Belki de kendi bile farkında değil...

Amantes sunt amantes: Aşıklar çılgındır

1 yorum:

penche_91 dedi ki...

Ne diyeceğimi bilemiyorum... Harikaydı. Refik, Haluk'un yanına giderek aslında kendi içindeki düşmanla, kendisine söyleyemediği gerçekle mücadele ediyordu. Bence... Tebrikler, harikaydı.